Türk Tarihi

Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder

5 sayfadaki 5 sayfası Önceki  1, 2, 3, 4, 5

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Geri: Türk Tarihi

Mesaj tarafından Genç Osman Bir 01.06.08 18:43

Damar Arıkoğlu meclisteki grupları İstiklâl, Muhafazakâr ve Bolşevikler
olmak üzere üçe ayırır. Julıan E. Gillespie ise "Kemalistler, İstiklâl
grubu, Enver Paşa taraftarları ve Bolşevikler" şeklinde 4 grupta
toplamaktadır.

Mustafa Kemal Paşa ise grupları beşe ayırmakla birlikte bu gruplardan
başka isimsiz olarak özel maksatlı bazı küçük grupların da faaliyet
hâlinde olduklarını söylemektedir. Bu gruplar şunlardır:

1) Tesanüt grubu (dayanışma grubu)

2) İstiklâl grubu (bağımsızlık grubu)

3) Müdafaa-i Hukuk zümresi (hakları savunma grubu)

4) Halk zümresi(halk grubu)

5) Islâhat grubu(reform grubu)

Tesanüt grubu üyeleri bir çeşit sendikalizmi savunan bir program
etrafında toplanmışlardır. Sayıları 40 kadar olan İttihat ve Terakki
yanlıları bu grup içerisinde yer almıştır. Halk zümresi mensupları ise
Bolşevik olmaya meyilli sol eğilimli milletvekillerinden meydana
gelmiştir. İstiklâl grubu milletvekillerinin ekseriyeti ise ileri
görüşlü gençlerden oluşmuştur.

1920 yılı sonlarına doğru ortaya çıkan bu grupların yanı sıra aynı
dönemlerde kurulmuş "Türkiye Komünist Fırkası" ve "Türkiye Halk
İştirakiyun Fırkası" adlarında iki de parti mevcuttur. Ancak sol
eğilimi temsil eden bu partilerin 1921 yılı Ocak ayından itibaren
faaliyetlerinin sindirildiğini görüyoruz.

Mustafa Kemal Paşa Meclis'te oluşan bu grupları bir araya getirmek ve
bir uzlaşma sağlamak için çaba sarf etmiştir. Başarılı olamayınca da
"Anadolu-Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu" adıyla bir grup kurma
çalışmalarına başlamıştır.

Mustafa Kemal Paţa TBMM'de mevcut grupları birleştirmek suretiyle
Meclis'e işlerlik kazandırmak istediyse de bunda başarılı olamadı.
Bunun üzerine 10 Mayıs 1921 günü Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk
Grubu'nu kurdu. Bu teşekkül A-RMHC'nin Meclis grubunu oluşturmuştur.10
Mayıs tarihli toplantıda grubun iç tüzüğüyle ilgili maddeler ve Mustafa
Kemal Paşa'nın hazırladığı A-RMHG'nin amaçlarını gösteren iki temel
madde de kabul edildi. Bu maddeler şunlardır:

Birinci Grup, Misak-ı Millî ilkeleri çerçevesinde memleketin
bütünlüğünü ve milletin bütün maddî ve manevî kuvvetlerini gereken
hedeflere yönelterek kullanacak, memleketin resmî ve özel bütün kuruluş
ve tesislerinin bu ana gayeye hizmet etmeye çalışacaktır.

İkinci Grup, devlet ve milletin teşkilâtını Teşkilât-ı Esasiye
Kanunu'nun koyduğu ilkeler çerçevesinde sırasıyla şimdiden tespite ve
hazırlamaya çalışacaktır.

A-RMHG, grup başkanlığına Mustafa Kemal Paşayı, başkan vekilliğine de
Edirne milletvekili Mehmet Şeref Beyi getirmiştir. Mustafa Kemal Paşa
Meclisteki bütün milletvekillerinin aslında A-RMHG'nin tabiî üyeleri
olduğunu belirtmiştir. Ancak bunun dışında kalanlar daha sonra 2. Grubu
meydana getirerek ciddi bir muhalefet hareketini başlatacaklardır.

Mustafa Kemal Paşa Ankara'da 1922 yılının Aralık ayında gazetelere
verdiği demeçte "Halk Fırkası" adında bir siyasî parti kuracağını
açıklamıştır. Ayrıca Halk Fırkası'nın dayandığı iki temel ilkenin "Tam
bağımsızlık" ve "kayıtsız şartsız millet hâkimiyeti" olduğunu ifade
ederek, kurulacak partide bütün milletin temsil edileceğini
belirtmiţtir.

TBMM, 1 Nisan 1923'te seçimin yenilenmesine karar vermiş, 3 Nisanda ise seçim kanununda birtakım değişiklikler yapmıştır.

8 Nisan 1923'te Mustafa Kemal Paşa yayımladığı "seçim hakkında
beyanname" ile mecliste mevcut olan A-RMHG'nin Halk Fırkası'na
dönüşeceğini bildirdi.

Aynı beyanname ile grubun programını 9 madde hâlinde yayımladı.
Seçimlerden sonra TBMM'nin ikinci dönemi 11 Ağustos 1923'te açıldı.9
Eylül 1923'te ise Halk Fırkası kuruluşunu tamamladı. Genel Başkanlığına
da kurucusu Mustafa Kemal Paţa getirildi.

Bilindiği gibi, muhalefet, bütünüyle siyasî sürecin bir parçası ve
unsuru, hükûmet veya iktidarın alternatifidir. İktidarın bir
tamamlayıcısıdır. Nerede bir topluluk varsa orada değişik isim ve
şekillerde siyasî çatışma vardır. Toplum ne kadar az gelişmişse,
gruplar ve fertler arasındaki fikir ve çıkar çatışmaları da o kadar
sert ve şiddetli olur. Gelişmiş toplumlarda ise bu çatışma birtakım
usul ve kurallara bağlanmıştır. Siyasî anlaşmazlığın organize ifadesi
"Siyasî Muhalefet" müessesiyle nihaî çözümü bulmuştur. Siyasî
muhalefet, demokratik, liberal, parlâmenter, anayasal çoğunluk,
hürriyetçi gibi çeşitli isimler taşıyan bütünüyle müesseseleşmiş bir
siyasî toplumun temel kuruluşunu ve mihenk taşını oluşturur.

Osmanlı Devleti'nde meydana gelen ilk muhalefet hareketi Genç
Osmanlıların 1865'te kurdukları cemiyet ve faaliyetleri olarak kabul
edilir. Cumhuriyet Türkiye'sindeki ilk muhalif siyasî parti
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası olmakla birlikte, ilk BMM'nin
açılmasıyla, siyasî parti hüviyeti altında olmaksızın, başlayan ve
gelişen bir muhalefet hareketi olduğu kesindir.

Mustafa Kemal Paşa'nın A-RMHG'yi kurmasından önce Erzurum Mebusu Hoca
Raif Efendi , Yeşilzade Salih Hoca ve arkadaşları A-RMHC'den ayrılarak
"Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti'ni" kurmuşlardı. Bu cemiyetin muhalif
olduğu konulardan birisi "Komünist faaliyetlerinin artması" diğeri ise
"Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nde meydana gelen değişiklikler" olarak
gösterilmiştir. Ayrıca mevcut cemiyet ilkelerinin başına da, Hilâfet ve
Saltanat makamının ve devlet şeklinin olduğu gibi bırakılmasını
sağlayıcı birtakım eklemeler yapmışlardır.

BMM'de A-RMHG'nin kurulmasıyla, bu grubun dışında kalan Erzurum Mebusu
Celalettin Arif Bey, Hüseyin Avni Bey ve arkadaşları ikinci grubu
meydana getirmiţlerdir. Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti de bu grubu
desteklemiţtir.

Esas amacı Mustafa Kemal Paşanın kişisel egemenlik kurmasına karşı
çıkmak olan ikinci grup, Başkumandanlık Kanunu'nun süresinin üçüncü
uzatılışında resmen oluşmuş kabul edilmekle beraber, bu tür bir
muhalefetin daha eskilere dayandığı açıktır.

Birinci ve ikinci Müdafa-i Hukuk Grupları Meclis'te sık sık
birbirleriyle çatışmışlardır. Bu yüzden bir kısım vekiller(bakanlar)
istifa etmek zorunda kalmışlardır. Vekil seçimi ile ilgili kanunda
istekleri yönünde değişiklik yaptırarak Rauf Beyin İcra Vekilleri
Heyeti Reisi (Başbakan) seçmeleri grubun sayısal gücünün
küçümsenmeyeceğini gösterir. Ancak ikinci grup Meclis'in ilk dönemi
sonuna doğru bu gücünü kaybederek dağılmaya yüz tutmuş ve seçimlerin
yenilenmesiyle de tamamen Meclis'ten uzaklaşmışlardır.

b-Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası :

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet dönemi siyasî tarihinde
kurulan ilk muhalefet partisi olarak kabul edilir. Meclis'te gerek
ikinci grup muhalefetin, gerekse Halk Fırkası sonrası muhalefetin
hazırladığı zemin, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın oluşmasını
sağlamıştır.

Halifeliğin kaldırılmasına, Mustafa Kemal Paşanın yakın silâh
arkadaşlarından Rauf ve Adnan Beyler, Refet, Kâzım Karabekir, Ali Fuad
ve Cafer Tayyar Paşa'lar olumsuz tepki göstermişlerdir. Giderek
şiddetlenen muhalefet hareketi 1924 yılının Ekim ayına gelindiğinde
Refet Paşa, Dr. Adnan, İsmail Canbulat ve Rauf Beylerin etrafında
toplanmaya başladı.

Bu arada hem milletvekili hem orduda görevli olan generaller ya ordudan
ya da milletvekilliğinden uzaklaştırılarak ,Türk Silâhlı Kuvvetleri'nin
günlük politika cereyanları dışında kalması sağlanmıştı. Askerlik
görevinden Refet Paşadan sonra Kazım Karabekir Paşa ve Ali Fuat Paşa
istifa ederek siyasî hayatı seçmişlerdir.

Muhalifler gerçek bir Cumhuriyet rejimine ulaşabilmek için, Halk
Fırkası'nın Meclis üzerindeki baskısını kaldırmayı başlıca zorunluluk
olarak görmekteydiler. Nihayet 9 Kasım 1924'te Halk Fırkası'ndan
kopmalar ilk olarak on milletvekilinin istifasıyla başlamış, daha
sonraki günlerde de bu ayrılmalar devam etmiştir.

17 Kasım 1924'te ise TCF'nin kurulması tamamlanarak genel
sekreterliğine Ali Fuat Paşa, Genel Başkanlığına da Kâzım Karabekir
Paşa getirildi. Dr. Adnan ve Rauf Beyler de ikinci baţkan olarak
görevlendirildi.

TCF'nin dayandığı esas fikir, muhalefet olmaksızın bütün kuvvetlerin
Meclis'te toplanmasının otoriter bir sistem doğuracağı fikri idi. Bu
nedenle fırkanın demokratik olmasına ve inkılâplara taraftar olmasına
dikkat edilmiştir. Bu amaca ulaşmak için de fırka, mevcudunu 30 kişiyle
sınırlandırmıştır.

TCF'nin program ve nizamnamesi incelendiğinde; ferdî hürriyetlere
taraftar, din düşüncesine ve inançlara saygılı bir tavır aldığı
görülür. Cumhuriyet rejimi, liberalizm ve demokrasi yeni partinin kabul
ettiği temel prensiplerdir.

İktidar olmak için değil de sadece iktidarla muhalefetin yan yana
çalışmasını temin etmek amacıyla kurulduğu iddia edilen TCF Meclis'te
çok asabî bir ortamda doğmuştur. Hükûmetle fırka üyeleri arasında çok
sert tartışmalar meydana gelmiştir. TCF yaklaşık 7 ay süren siyasî
hayatı boyunca oldukça geniş taraftar kitlesine sahip olduğu
söylenebilir.

Genç Osman
Kurultay
Kurultay

Mesaj Sayısı: 399
Yaş: 18
Kayıt tarihi: 30/04/08

Kişi sayfası
Emsal Bar:
100/100  (100/100)

Kullanıcı profilini gör http://www12.forum9.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Tarihi

Mesaj tarafından Genç Osman Bir 01.06.08 18:44

Doğuda meydana gelen Şeyh Sait İsyanı, İstiklâl Mahkemeleri'nin
kurulmasına ve Takrir-i Sükûn Kanunu'nun çıkarılmasına sebep olmuştur.
Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi, TCF mensuplarından eski Urfa Mutasarrıfı
Fethi Bey'i isyanla ilgisi olduğu gerekçesiyle hapse mahkûm etmiş, bu
karara dayanarak ta 25 Mayıs 1925'te bölgedeki TCF'nin şubelerini
kapatmıştır.3 Haziran 1925'te toplanan Bakanlar Kurulu, aldığı kararla
TCF'nin ülkedeki bütün şubeleri ile birlikte kapatılmasını
kararlaştırmıştır.

Mustafa Kemal Paşa TCF'nin kurulmasından önceleri memnun olduğunu
bildirdiyse de, daha sonra muhalefet partisinin programını tenkit
ederek, TCF'nin diktatörlükle ilgili dokundurmalarından
memnuniyetsizliğini ifade etmiştir. Dönemin Başvekili İsmet İnönü ise
TCF'nin çıkışını; "Bu memlekette muhalefet ihtilâl demektir" şeklinde
yorumlamıştır.

c-Serbest Cumhuriyet Fırkası :

Serbest Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet döneminde çok partili siyasî
hayata geçiş için girişilen ikinci teşebbüstür. Mustafa Kemal Paşa
ülkedeki mevcut tek parti yönetiminde, hükûmetin eleştirisiz bir
durumda olmasından dolayı yeni bir muhalif partinin kurulmasını
istemiştir. Bu maksatla da yakın arkadaşlarından Ali Fethi (Okyar) Beyi
Paris Büyükelçiliğinden getirerek yeni bir parti kurmakla
görevlendirmiştir.

Kuruluşunu bizzat Mustafa Kemal Paşa'nın teşvik ettiği SCF, 12 Ağustos
1930'da İstanbul'da Ali Fethi Bey tarafından kurulmuştur. Meclis içinde
15 milletvekilinin partiye katılmasıyla kurulan SCF liberalizmi savunan
bir parti programıyla siyasî hayata atılmıştır.

Ayrıca "Cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve lâiklik" ilkeleri temel
prensipler olarak kabul edilmiş, seçimlerin tek dereceli olması ve
kadınlara siyasî hakların verilmesi savunulmuştur.

SCF, açıldıktan sonra, kısa dönemde büyük bir suretle gelişti. Ekim
1930'da yapılan yerel seçimlerde, partinin yeni ve teşkilâtsız olmasına
rağmen büyük bir başarı göstererek 502 belediyeden 22'sini kazandığı
görülmüştür. Üstelik SCF her bölgede seçime katılmamıştır. Ali Fethi
Bey; "Belediye seçimlerini aslında katıldığımız her yerde Serbest Fırka
kazanmıştır. Halk Fırkası beklenmedik şekilde yenilmiştir" derken,
farkın bu derece fazla olmasının sebebini seçimler sırasındaki baskıya
bağlamıştır.

Ali Fethi Bey'in, yerel seçim öncesindeki Ege gezisi sırasındaki halkın
hükûmet aleyhine, inkılâplar aleyhine gösteriler yapması partinin
sonunun gelmesine zemin hazırlamıştır.

SCF'nin iktidar olma temayülünün yarattığı hava, CHF mensuplarını
rahatsız etmiş ayrıca yerel seçimlerdeki yolsuzluk iddiaları mecliste
sert tartışmalara neden olmuş, giderek büyüyen bu tartışmalar Mustafa
Kemal Paşa ile Ali Fethi Beyi karşı karşıya getirmiştir. Bu olumsuz
gelişmeler karşısında, Ali Fethi Bey 17 Kasım 1930'da Dahiliye
Vekâleti'ne verdiği dilekçede; "...fırkanın,Gazi hazretleriyle siyasî
sahada karşı karşıya gelmek vaziyetinde kalabileceği anlaşılmıştır"
diyerek SCF'nin feshine karar verildiğini açıklamıştır.

SCF'nin kendi kendini kapatmasıyla, TCF'ndan sonra çok partili siyasî
hayata geçiş için yapılan ikinci teşebbüs de başarısızlıkla
sonuçlanmıştır. SCF'nin kapanmasından sonra CHF ileri gelenleri daha
katı bir tek parti yönetimi anlayışıyla siyasî iktidarı 1950 yılına
kadar ellerinde bulunduracaklardır.

TCF ve SCF'nin siyasî hayatımızda önemli izleri olmakla beraber bu
partilerin dışında kurulmuş veya kurulma teşebbüsünde bulunulmuş
partiler de mevcuttur. Ancak kurulan bu partilerin gerek mecliste
gerekse halkoyunda çok önemli etkileri olmadığı söylenebilir.

TCF ve SCF'nin yanı sıra 1930'da Ahali Cumhuriyet Fırkası, Türk
Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi, Lâyık Cumhuriyetçi İşçi ve Çiftçi
Fırkası gibi siyasî teşekküller kurulmuşsa da bu partilerin
çalışmalarına izin verilmemiştir.



d-Şeyh Sait İsyanı

Şeyh Sait İsyanı, 13 Şubat 1925 günü Genç ilinin Ergani ilçesine bağlı
Piran köyünde başlamıştır. Kısa zamanda genişleyen isyan hareketi
bölgede etkili olmuştur. İsyancılar önce Genç'i, daha sonra Muş,
Çapakçur, Elazığ ve Palu'yu ele geçirdiler. 7 Mart'ta Diyarbakır'ı
kuşattılarsa da başarılı olamadılar. Daha sonra ordu birliklerinin
olaya hâkim olmasıyla isyan hareketi gerilemeye başladı. Şeyh Sait ve
isyanın elebaşıları 15 Nisanda ele geçirildi. Ancak isyanın
bastırılması Mayıs ayı sonunu bulmuştur.

Şeyh Sait İsyanı, diğer isyanlarda görülmeyen birtakım özellikler
taşır. Olay bütün ülkeyi içine almak amacı güden Türk inkılâbına karşı
yapılmış bir harekettir. Bu harekette hilâfetin yeniden kurulmasını
sağlama ve saltanatı geri getirme ideali de vardır.

Şeyh Sait İsyanı'nın arkasında, İstanbul'da bulunan Kürt İstiklâl
Komitesi Reisi Seyyit Abdulkadir ile İngilizlerin etkisi görülmektedir
.Bu komite İngiltere'nin mandası altında bağımsız bir Kürt devleti
kurmayı plânlamaktaydı.

İngiltere himayesi altında bir Kürdistan Devleti kurulmasını, bölgenin
petrol yönünden taşıdığı önemden dolayı istiyordu. Bu amaçla bölgeyi
ellerinde bulundurabilmek için Kürtleri, Türklere, Araplara hatta
İran'a karşı kullanabileceklerdi. Ayrıca Musul Meselesi'nin görüşüldüğü
bu dönemde bir taraftan Musul halkının Türkiye ile birleşmesini
önlerken, diğer taraftan isyan hareketiyle Türkiye'yi siyasî istikrarı
olmayan bir ülke şeklinde dünyaya tanıtmak istiyorlardı.

Dönemin Başbakanı Fethi Bey, olayı bir karşı ihtilâl denemesi olarak
değerlendirmiş ve sıkıyönetim tedbirlerini yeterli görmüştür. İsmet
Paşa ise sert tedbirlerin alınmasında ısrar ederek, isyanı rejime
yönelik ülke çapında bir hareket olarak değerlendirmiştir.2 Mart
1925'te Fethi Beyin başbakanlıktan ayrılmasıyla 3 Mart 1925'te İsmet
Paşa yeni hükûmeti kurmuş, ilk iş olarak Takrir-i Sükun Kanunu'nu
TBMM'ye sunarak çıkmasını sağlamıştır.

Yapılan plânlı bir askerî harekât sonrasında isyan tamamen
bastırılmıştır. Şeyh Sait ve Seyyit Abdülkadir'in de dahil olduğu
isyanın elebaşıları, Takrir-i Sükun Kanunu ile kurulan İstiklâl
Mahkemelerinde yargılanarak idama mahkûm olmuşlardır.

Cumhuriyet döneminde meydana gelen en önemli isyan hareketi şüphesiz
Şeyh Sait İsyanı'dır. Takrir-i Sükûn Kanunu'nun çıkarılmasına sebep
olması bunun en çarpıcı delilidir. Ancak 1924 ile 1938 yılları arasında
meydana gelen ve genelde Kürt kaynaklı isyan hareketleri de vardır. Bu
ayaklanmaların hedefi daima rejime yönelik bir mahiyet arz etmiştir. Bu
ayaklanma hareketleri şunlardır:

1) Nasturi Ayaklanması 12-28 Eylül 1924

2) Şeyh Sait Ayaklanması 13 Şubat- 31 Mayıs 1925

3) Raçkotan ve Raman Tedip Har. 9-12 Ağustos 1925

4) Sason Ayaklanması 1925-1937

5) Birinci Ağrı Ayaklanması 16 Mayıs-17Haziran 1926

6) Koçuşağı Ayaklanması 7 Ekim - 30 Kasım 1926

7) Mutki Ayaklanması 26 Mayıs-25 Ağustos 1927

Cool İkinci Ağrı Harekâtı 13 -20 Eylül 1927

9) Bicar Tenkil Harekâtı 7 Ekim -17 Kasım 1927

10)Asi Resul Ayaklanması 22 Mayıs - 3 Ağustos 1929

11)Tendürük Harekâtı 14 -27 Eylül 1929

12)Savur Tenkil Harekâtı 26 Mayıs - 9 Haziran 1930

13)Zeylan Ayaklanması Haziran - Eylül 1930

14)Oramar Ayaklanması 16 Temmuz - 10 Ekim 1930

15)Üçüncü Ağrı Harekâtı 7-14 Eylül 1930

16)Pülümür Harekâtı 8 Ekim -14 Kasım 1930

17)Menemen Olayı 23 Aralık 1930

18)Tunceli (Dersim) Tedip Har. 1937-1938

Bu ayaklanma hareketleri içerisinde Nasturi Ayaklanması ve Menemen Olayı Kürtlerle ilgili değildir.

e-Takrir-i Sukûn Kanunu ve İzmir Suikast Girişimi :

Takrir-i Sükun Kanunu, Şeyh Sait İsyanı'nın yarattığı tehlikelere ve
ülkede Türk inkılâbının gerçekleşmesine karşı çıkan bütün unsurları
ortadan kaldırmak amacıyla çıkarılmıştır. 4 Mart 1925'de, İsmet Paşa
Hükûmeti'nin Meclis'e verdiği önergenin 578 sayı ile kanunlaşması
sonucu, iki yıllık bir süre için yürürlüğe konmuştur. Ancak daha sonra
iki yıl daha uzatılarak 4 Mart 1929'a kadar yürürlükte kalması
sağlanmıştır.

Üç maddeden oluţan Takrir-i Sükun Kanunu'nun çıkarılması sırasında
muhalefet, kanunun "anayasaya aykırılığı" ve "temel hak ve hürriyetleri
ortadan kaldırmaya yönelik olduğu" gerekçesiyle tepki göstermiştir.
Muhalefetin rahatsız olmasındaki esas neden hükûmetin meclise sunduğu
teklifle, birisi isyan bölgesinde diğeri ise Ankara'da kurulması
öngörülen "İstiklâl Mahkemeleri" konusu olmuştur. Görüşmeler sonunda
yapılan oylamada kanun, 22 ret oyuna karşılık 122 oyla kabul
edilmiştir. 117 nolu Meclis kararıyla da Ankara İstiklâl mahkemesi ve
ayaklanma bölgesinde de Şark İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Şark İstiklâl
Mahkemesi'nin vereceği idam kararlarında TBMM'nin onayı gerekmiyordu.
TBMM, 7 Mart 1925'te ise her iki mahkemenin başkan, üye ve savcılarının
seçimini yapmıştır.

Genç Osman
Kurultay
Kurultay

Mesaj Sayısı: 399
Yaş: 18
Kayıt tarihi: 30/04/08

Kişi sayfası
Emsal Bar:
100/100  (100/100)

Kullanıcı profilini gör http://www12.forum9.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Tarihi

Mesaj tarafından Genç Osman Bir 01.06.08 18:44

Mustafa Kemal Paşa'nın kanun ile ilgili görüşleri şöyledir: "Takrir-i
Sükun Kanunu'nu ve İstiklâl Mahkemelerini bir baskı vasıtası olarak
kullanacağımız düşüncesini ortaya atanlar ve bu düşünceyi benimsetmeye
çalışanlar oldu. Biz, alınan fakat kanuni olan bu olağanüstü
tedbirleri, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde kanunun üstüne çıkarmak için
bir vasıta olarak kullanmadık. Aksine memlekette huzur ve güveni
sağlamak için uyguladık".

TBMM ilk dönem milletvekillerinden Ziya Hurşit ile Çopur Musa, Lâz
İsmail ve Gürcü Yusuf'un 17 Haziran 1926 günü Mustafa Kemal Paşaya bir
suikast girişiminde bulunacaklarının ihbar edilmesi üzerine, suikasti
yapmakla görevli olanlar yakalandılar.

İzmir Suikasti, Mustafa Kemal Paşaya karşı girişilen bir teşebbüs
olmakla birlikte, Ziya Hurşit'in savunmasında reddetmesine rağmen,
Mustafa Kemal Paşa ve İstiklâl Mahkemeleri'nin kabul ettiği gibi,
rejime ve anayasaya yönelik bir olay olarak görülmüştür. Olaydan hemen
sonra eski TCF milletvekilleri ve isyanla ilgili görülen herkes
tutuklandı. Tutuklananlar arasında Ali Fuat Paşa, Refet Paşa, Cafer
Tayyar Paşa ve Kâzım Karabekir Paşa da vardı. Kâzım Karabekir Paşa,
İsmet Paşanın girişimiyle tutuklanması kaldırılarak serbest
bırakılmıştır.

Ankara İstiklâl Mahkemesi üyelerinin İzmir'e giderek başlattığı
sorgulamalar 13 Temmuz 1926'da sona erdi. Mahkeme 15 kişi hakkında idam
kararı verdi. Yakalanamayan Kara Kemal ve Abdulkadir'in dışındaki 13
kişinin idam kararı 14 Temmuz'da infaz edildi. Mustafa Kemal Paşanın
etkisiyle Kâzım Karabekir, Cafer Tayyar, Ali Fuat ve Refet Paşalar
beraat ettirildi.

İzmir Suikastı ile ilgili olarak, eski İttihatçıların mahkemesi ise 18
Temmuz 1926'da Ankara'da yapılmış ve 4 idam kararı da bu mahkeme
sonunda verilmiştir. Böylece mahkeme sonucu eski ittihatçılar ortadan
kaldırılmıştır. Ayrıca ülkedeki muhalefet susturulmuţtur.

5-Atatürk Dönemi Dış Politika Gelişmeleri

1923-1932 Dönemi

Millî Mücadele hareketinden başarıyla çıkan Türk devleti ,Lozan
Antlaşması'nı Birinci Dünya Savaşı'nın galip devletleri ile eşit
şartlarda imzalamış ve milletler arası alanda, bağımsız bir devlet
olarak yerini almıştır. Lozan sonrasında,Yeni Türkiye bağımsızlığına
sınırlama getirecek milletler arası bağlardan uzak kalacak, barışçı bir
politika takip etmek suretiyle, komşularıyla dostluk ilişkilerini
geliştirmeye çalışmıştır.

Türkiye'nin bu dönemde barışçı bir siyaset takip etme gayretlerini
çeşitli sebeplerle izah etmek mümkündür. Ancak,bu sebepler arasında
toplum hayatında köklü değişiklikler yapan inkılâp ve kalkınma
hareketlerine girişmenin önemli bir yer tuttuğu söylenebilir.

Mustafa Kemal Paşa bu gerçeği Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı
bir konuşmada şu şekilde izah etmektedir;"...esaslı ıslâhat ve
inkişafat içinde bulunan bir memleketin hem kendisinde,hem de
muhitlerinde sulh ve huzuru cidden arzu etmesinden daha kolay
olunabilecek bir keyfiyet olmaz...".

Türkiye'nin Lozan sonrası dış politikasına Mustafa Kemal Paşa fikir ve
düşünceleri ile yön vermiştir. Mustafa Kemal Paşanın uyguladığı dış
politika,millet menfaatine dayalı bir "Millî siyaset" ilkesini temel
alır. Millî siyaset uygulamasında esas olan Millî bağımsızlık, Millî
misak, milletler arası hukuk da saygı ile "Yurtta barış, dünyada barış"
ilkelerinin titizlikle tatbik edilmesidir.

Türkiye'nin Lozan sonrası dış politikada gösterdiği barışçı politikaya
rağmen zaman zaman bir takım engellemelerle karşılaşılmıştır. Batılı
devletlerin Osmanlı Devleti döneminden kalma "devletin iç işlerine
karışma" alışkanlıklarını yeni Türkiye üzerinde de tatbik etmeye
çalışmışlar, ancak her defasında Türkiye'nin direnmesiyle
karşılaşmışlardır.

1923-1932 dönemi dış politikası, Türk millî siyaset anlayışına uygun
olarak daha çok Lozan'dan arta kalan meselelerin halli ve Lozan
esaslarının uygulanması yönünde bir seyir takip etmiştir.

a-Türk-İngiliz Münasebetleri ve Musul Meselesi:

Musul,15 Kasım 1918'de İngilizler tarafından işgal edilmiş ve Millî
Mücadele sırasında ise düşman işgalinden kurtarılamamıştır. Misak-ı
Millî'nin birinci maddesine göre 30 Ekim 1918'de fiili işgal altında
bulunmadığından Musul,Türk sınırları içerisindedir.

Lozan Konferası'nda Türk-Irak sınır meselesi görüşülürken Türk heyeti
bölgenin Türkiye'ye terk edilmesi gerektiğini iddia etmiş, Irak'ı
mandası altında bulunduran İngiltere ise Musul'un Irak sınırları
içerisinde kalmasını ısrarla savunmuştur. Lozan'da halledilemeyen konu,
anlaşmanın üçüncü maddesinin ikinci fırkasında yer alan "Konu, Türkiye
ile İngiltere arasında Lozan sonrasındaki dokuz ay zarfında görüşmeler
yoluyla halledilecek, mümkün olmadığı takdirde milletler cemiyetine
havale edilecektir" şeklindeki ibaresiyle Lozan sonrasına bırakılmıştır.

Uyuşmazlığı gidermek amacıyla 19 Mayıs 1924'te İstanbul'da İngiltere
ile başlatılan görüşmelerde İngiltere'nin Irak lehine Hatay üzerinde de
hak iddia etmesi üzerine konferanstan bir sonuç alınamamıştır.

Tarafların ikili görüşmelerinden sonuç alınamayınca, Musul Meselesi
Lozan Antlaşması'nın ilgili maddesi gereği Milletler Cemiyeti'ne havale
edilmiş; cemiyet, konuyu 20 Eylül 1924'te görüşmeye başlamıştır.
Görüşmelerde Türk tarafı daha önceki görüşünde ısrar ederek Musul'da
bir plebisit yapılmasını istediyse de İngiltere bu talebi de "bölgede
yaşayan halkın cahil olduğu ve sınır işlerinden anlamadığı"
gerekçesiyle kabul etmemiştir.

İngiltere, Musul konusundaki uzlaşmaz tavrını bölgede organize ettiği
kışkırtma hareketleriyle desteklemeye çalışmıştır. Özellikle Lozan'dan
sonra Kürtleri, Asuri kabilelerini ve Arapları sürekli olarak Türkiye
aleyhine tahrik etmiştir.

Milletler Cemiyeti'nde Musul Meselesi görüşülürken, Türk-İngiliz
kuvvetleri arasında ufak çapta sınır çatışmaları meydana gelmiştir.

Milletler Cemiyeti'nin konuyu incelemek üzere bölgeye gönderdiği Tahkik
Komisyonu'nun Eylül 1925'te Cemiyet Meclisi'ne sunduğu raporda Musul'un
Irak'ta kalması yönünde görüş beyan etmesi, gerek Türk temsilcileri,
gerekse Türk halkı tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmıştır. Türk
tarafının itirazlarına rağmen Milletler Cemiyeti, komisyon raporuna
uyarak bölgeyi,16 Aralık 1925 tarihli toplantısında Irak'a bırakma
kararı alacaktır.

Türkiye, Misak-ı Millî sınırları içinde olmasına rağmen Cemiyet
Meclisi'nin verdiği bu karara uymak zorunda kalarak,5 Haziran 1926'da
yapılan bir anlaşmayla Musul'u Irak'a bırakmıştır. Türkiye'nin
Musul'dan vazgeçmesinin karşılığı olarak bölgedeki petrol gelirinin
%10'u 25 yıl süreyle Türkiye'ye verilmiştir. Ancak Türkiye 500 bin
İngiliz lirası karşılığı bu hakkından vazgeçmiştir.

Musul'un kaybedilmesinde bölgenin stratejik önemi,petrol kaynakları
açısından zengin oluşu ve İngiltere'nin imparatorluk yolları üzerinde
olması önemli sebeplerdendir. Bölgenin sahip olduğu bu özellikler
İngiltere'nin, ısrarcı, uzlaşmaz ve baskıcı tutumuna neden olmuştur.

İngiltere'nin görüşmelerdeki bu uzlaşmaz tavrının bir diğer sebebi de
1926'lı yıllarda hâlâ Türk milletinin hayat hakkını tanımak
istememesinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca meselenin daha önceki
görüşmelerde halledilmeyerek Milletler Cemiyeti'nin kararına kalması
Türkiye açısından ayrı bir talihsizlikti. Çünkü bu tarihte Türkiye,
Milletler Cemiyeti'nin üyesi değildir. Buna karşılık İngiltere,
cemiyetin aslî ve kurucu üyesidir. İngiltere'nin Cemiyet Meclisi'ndeki
bu konumu Musul Meselesi'nde diğer devletlere baskı yapmasını
kolaylaştıracaktır.

Ayrıca, Türkiye Musul Meselesi'nden dolayı yeni bir savaşı göze almak
istemeyerek dönemin Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüşdü Aras'ın 7 Haziran
1926 tarihli Meclis konuşmasında da belirttiği gibi "fedakârlık"
yapmıştır.

b-Türk-Yunan Münasebetleri ve "établi" Anlaşmazlığı:

Lozan Antlaşması sırasında 30 Ocak 1923'te Türkiye ile Yunanistan
arasında azınlıklar konusunda bir anlaşma yapılmıştı. Bu anlaşmada
Yunanistan'da bulunan Müslüman-Türk azınlıkları ile Türkiye'de bulunan
Rumların mübadelesi öngörülmüştür. Ancak, uygulama safhasında
anlaşmanın ikinci maddesinde yer alan "Batı Trakya Türkleri ile
İstanbul'da sakin (établi) Rumların bu mübadeleden hariç tutulması" iki
ülke arasında uyuşmazlığa sebep olmuştur.

Mübadeleden İstanbul'da yaşayan Rumları hariç tutmak isteyen
Yunanistan'ın bu tutumu iki ülke arasında uzun süren bir gerginlik
yaratmıştır.Etabli kelimesinin yorumundan kaynaklanan bu anlaşmazlığın
dışında tarafların münasebetlerini olumsuz yönde etkileyen bir diğer
olay da "Patrik" meselesidir. Türkiye mübadele kapsamına dahil ettiği
Ortodoks Patriği Arapoğlu Konstantin'i sınır dışı etmiş, bu olaya
Yunanistan tepki göstermiştir. 19 Mayıs 1925'te Patrik Konstantin'in
görevinden istifa etmesiyle konu halledilmîş, 1 Aralık 1926'da iki ülke
arasında Atina'da yapılan anlaşmayla da iki ülke azınlıklarının emlâk
konuları görüşülerek bir düzenleme yapılmaya çalışılmıştır. Ancak, 1926
Antlaşması ülkeler arasındaki meselelerin halli için yeterli olmamıştır.

1930 yılında İtalya Doğu Akdeniz'de bir dostluk ve güvenlik sistemi
kurma çabası içine girmişti. Mustafa Kemal Paşa ile Yunanistan Başkanı
Elefteros Venizelos'un bu sistemin gelişmesinde olumlu tavırlar alması
Türk-Yunan münasebetlerindeki huzursuzluğu ortadan kaldırmıştır. 10
Haziran 1930'da Ankara'da iki ülke arasında imzalanan dostluk
anlaşmasıyla Lozan'dan arta kalan mübadele konusu halledilmiş, komşu
ülkeler arasındaki dostane ilişkilerde önemli bir adım atılmıştır.

Venizelos'un, 27-31 Ekim 1930'da Ankara'yı ziyareti sırasında imzalanan
üç vesikadan oluşan 30 Ekim 1930 tarihli dostluk, tarafsızlık, uzlaşma
ve hakem anlaşması Türk-Yunan münasebetlerinin süratle gelişmesini
sağlamış ve ileride yapılacak Balkan Antantı'nın imzalanmasına yol
açmıştır.

1930 tarihli Türk-Yunan dostluk anlaşması 1830'da bağımsızlığını
kazanan Yunanistan'ın bu tarihten itibaren ortaya çıkan Türkiye
üzerindeki emperyalist macera hareketlerine son vermiş olması
bakımından önemlidir.1930 anlaşması ile kurulan dostluk Kıbrıs
Meselesi'nin çıkışına kadar devam edecektir.

c-Türk-Sovyet Münasebetleri :

Millî Mücadele döneminde, gerek Sovyet hükûmetinin, gerekse TBMM
hükûmetinin batılı devletlere karşı savaş hâlinde olması 1921 Moskova
Antlaşması'nın imzalanmasına sebep olmuştu. Moskova Antlaşması ile
başlayan Türk-Sovyet İttifakı Lozan sonrası döneminde de batılı
devletlerin Türkiye'ye karşı davranışlarının etkisinde gelişmiştir.

Birinci Dünya Savaşı'nın galipleri Almanya'yı saflarına alarak 1925'te
Locarno sistemini kurmaları Sovyetler Birliği'ni rahatsız etmişti.
Ayrıca Musul Meselesi'nde Milletler Cemiyeti'nin tutumu Sovyetler
Birliği ile Türkiye'yi birbirine yaklaştırmış ve iki devlet 17 Aralık
1925'te Paris'te bir tarafsızlık ve saldırmazlık anlaşması
imzalanmıştır. Bu antlaşma iki ülke arasındaki iktisadî münasebetlerden
daha çok siyasî münasebetlerin gelişmesine sebep olmuştur. Yine iki
ülke arasında 11 Mart 1927'de Ankara'da bir ticaret ve Seyr-i Sefain
Antlaşması imza edilerek ticari iş birliğinin geliştirilmesine
çalışılmıştır.

Amerika Birleşik Devletleri ile Fransa'nın girişimleriyle 28 Ağustos
1928'de Paris'te 9 batılı devlet tarafından Briand-Kellogg Paktı
oluşturulmuştu. Türkiye tecavüzî savaşı yasaklayan bu belgeyi 19 Ocak
1929 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde onaylamıştır .Sovyetler
Birliği Briand-Kellogg Paktı imzalayan ilk devlet olmakla birlikte bu
antlaşmayı daha önce yürürlüğe koymak amacıyla Doğu Avrupa'daki
komşuları ile 9 Şubat 1929'da Litvinof Protokolünü imzalamıştır. TBMM,
Litvinof Protokolünü de 1 Nisan 1929'da onaylamıştır.

Türkiye'nin Sovyetler Birliği ile 1925 Antlaşmasını teyit eden ve iki
yıl daha uzatan 17 Aralık 1928 tarihli bir dostluk antlaşmasını
imzalaması Türkiye'nin batılı devletlere yaklaşmasındaki Sovyet
endişesinden kaynaklanmıştır. Gerçekten de Türkiye, 1930 yılına doğru
eski düşmanları İngiltere, Fransa, Yunanistan'la meselelerini
hallederek normal münasebetler içine girmiştir. Dolayısıyla bu dönemde
Sovyetler Birliği artık Türkiye'nin dayandığı tek büyük devlet olmaktan
çıkacaktır.

Genç Osman
Kurultay
Kurultay

Mesaj Sayısı: 399
Yaş: 18
Kayıt tarihi: 30/04/08

Kişi sayfası
Emsal Bar:
100/100  (100/100)

Kullanıcı profilini gör http://www12.forum9.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Tarihi

Mesaj tarafından Genç Osman Bir 01.06.08 18:44

Türk-İtalyan Münasebetleri

Millî Mücadele döneminde batılı devletler arasında Türkiye'yi işgal
hareketinden ilk vazgeçen devlet İtalya olmuştur. Ancak 1922 yılında
faşist Mussolini yönetimine giren İtalya saldırgan ve sömürgeci bir
politika izlemeye başlamış. Türkiye üzerindeki emellerini de tekrar
gündeme getirmiştir. İtalya'nın bu yayılma politikasındaki amacı "Roma
İmparatorluğu"nu tekrar canlandırma hayalinden kaynaklanmaktaydı.

Türkiye'nin, Musul Meselesi'ni halletmesinden sonra batılı devletlerle
olan ilişkilerinin düzelmeye başladığı görülür. Bu düzelmenin etkisiyle
İtalya da Türkiye ile münasebetlerini yumuşatmıştır. İtalya'nın
Arnavutluk üzerindeki emellerinden endişe duyan Yugoslavya'nın 1927
yılında Fransa,Çekoslovakya ve Romanya'nın oluşturduğu küçük antanta
katılması İtalya ve Yugoslavya münasebetlerinin gerginleşmesine sebep
olmuştur. Ayrıca Türk Devleti'nin gittikçe kuvvetlenmekte olan durumu
karşısında yayılma politikasında başarılı olamayacağını anlayan
Mussolini Ankara'ya karşı bir dostluk politikası takip etmek zorunda
kalmıştır.

Gerek Türkiye'nin batılı devletlerle münasebetini geliştirme arzusu,
gerekse İtalya'nın Doğu Akdeniz'de kuvvetli bir ittifak oluşturma
çabaları iki devlet arasında 30 Mayıs 1928 tarihli tarafsızlık uzlaşma
ve adli tasfiye antlaşmasının imzalanması ile sonuçlanmıştır.

1930 Türk-İtalya Antlaşması iki ülke arasında mevcut olan huzursuzluğu
kaldırmış olmasına rağmen daha sonraki dönemlerde münasebetlerin
dostane bir seyir takip ettiği söylenemez. Özellikle 1936'dan itibaren
Türk-İngiliz yakınlaşması Türk-İtalyan münasebetlerinin zayıflamasına
sebep olacaktır.

e-Türk-Fransız Münasebetleri

20 Ekim 1921 tarihli Ankara İtilâfnamesi ,Türk-Fransız münasebetlerinde
bir yakınlaşma doğurmuştu. Ancak, Lozan görüşmelerinde Fransa'nın
Osmanlı borçları ve Türkiye'deki yatırımlar konusundaki olumsuz tavrı
Yusuf Kemal-Franklin Boullioun Antlaşması'nın getirdiği yakınlaşmayı
zedelemiştir.

Lozan sonrasında Türkiye-Suriye Sınır Meselesi, Osmanlı borçları,
yabancı okullar, Adana-Mersin Demiryolu Meselesi ve Bozkurt-Lotus
davası ,Türkiye ile Fransa arasındaki uyuşmazlık konularıdır.

1921 tarihli Ankara İtilâfnamesi'nin sekizinci maddesinde antlaşmadan
sonraki bir aylık dönemde Türkiye-Suriye sınırının, kurulacak karma
komisyon tarafından tespit edileceği öngörülmüştür. Fakat komisyon
ancak 1925'te toplanabilmiş ve meseleyi halledemeden dağılmıştır. Daha
sonra 18 Şubat 1926'da Halep'te parafe edilen ve 30 Mayıs 1926'da
imzalanan Türk-Fransız dostluk antlaşması Türkiye-Suriye sınırını
tespit ettiği gibi Türkiye ile Fransa arasındaki genel konularda da bir
uzlaşma sağlanmasına imkân vermiştir.

Lozan Konferansı'nda görüşüldüğü halde çözümlenemeyen konulardan birisi
de Osmanlı borçlarıdır. Osmanlı Devleti'nin yabancı devletlere vermiş
olduğu imtiyazlardan en fazla faydalanan Fransa olmuştu. Dolayısıyla
Osmanlı Devleti en fazla Fransız vatandaşlarına borçlu kalmıştı. Konu,
13 Haziran 1928'de Paris'te yapılan bir antlaşma ile halledilmiş
Osmanlı borçlarının ödenmesi belirli bir sisteme bağlanmıştır.

Fakat 1929 dünya iktisadî bunalımı Türkiye'nin ödeme güçlükleriyle
karşılaşmasına sebep olmuştu. Bu sırada Amerika Cumhurbaşkanı Hoover'in
1931'de kendi adını alan Hoover Moratoryumu'nu ilân etmesi borçların
ödenmesini geciktirme imkanını gündeme getirmiş, Türkiye de bundan
istifade etmek istemiştir. Paris'te yapılan görüşmeler sonunda ilkinden
daha uygun ödeme şartlarıyla yeni bir antlaşma 22 Haziran 1933'de
imzalanarak Osmanlı Borçları Meselesi halledilmiştir.

Türk-Fransız münasebetlerinde sıkıntı yaratan bir diğer konu da
Türkiye'deki Fransız misyoner okulları meselesidir. Türk hükûmeti bu
okullarda tarih ve coğrafya derslerinin Türk öğretmenler tarafından
Türkçe olarak okutulmasını istemişti. Fransa bu isteğe karşı çıktıysa
da Türkiye'nin kararlı tutumu karşısında meseleyi Türk hükûmetinin
isteği yönünde kabullenmek zorunda kalmıştır.

Yine Türkiye'nin Adana-Mersin demir yolunu satın almak istemesi ve Türk
bayrağı taşıyan Bozkurt adlı gemi ile Fransız bayrağı taşıyan Lotus
adlı geminin Midilli açıklarında Ağustos 1926'da çarpışmasıyla ortaya
çıkan hukukî sorunlar iki ülke arasında sürtüşme yaratmıştı.
Bozkurt-Lotus Davası 1927 yılında Milletler Arası Daimî Adalet
Divanı'nda Türkiye lehine sonuçlanmış, demir yolu meselesi de 1929'da
yapılan bir anlaşmayla yine Türkiye lehine halledilmiştir.

Türkiye ile Fransa arasındaki bu meseleler çözüldükten sonra iki ülke
arasında gelişme gösteren münasebetler 1936-1939 yılları arasında
ortaya çıkan Hatay Meselesi yüzünden tekrar bir gerginlik dönemi
yaşanmasına yol açacaktır.

f-Türkiye'nin İslâm Ülkeleri ile Münasebetleri:

Türkiye, İslâm ülkeleri içinde ilk ve yakın münasebetler kurduğu devlet
Afganistan olmuştur. Yusuf Kemal Bey başkanlığındaki Türk delegeleri
Moskova'da Bolşevik yöneticileri ile görüşmeleri sürdürürken
Afganistan'ın Moskova Büyükelçisi Muhammed Veli Han ile de bir görüşme
yaptılar. Sonuçta 1 Mart 1921'de Türk-Afgan Dostluk Antlaşması
imzalandı. Antlaşma ile iki ülke arasında ciddî bir dostluk sağlandığı
gibi Türkiye'nin eğitim alanında Afganistan'a yardım yapması
öngörülmüştür. Bu antlaşma gereğince Sultan Ahmet Han 21 Nisan 1921'de
Ankara'ya gelmiştir.

Daha sonra 25 Mayıs 1928'de Ankara'da imzalanan Türk-Afgan Dostluk
Antlaşması esas itibarıyla 1921 Antlaşmasını teyit eder nitelikte olup
iki ülke arasında "ebedî" bir dostluk ilişkisi sağlanmıştır. Daha
sonraki yıllarda taraflar arasındaki dostluk ve iş birliği bozulmadan
devam edecektir.

Cumhuriyet'in ilânından sonra Türk-İran münasebetlerinin iki ülke
arasındaki sınır meseleleri yüzünden gelişme gösterdiği söylenemez.
Daha çok Türk-İran sınır bölgesinde yaşayan kabile ve aşiretleri
kontrol edememekten kaynaklanan sınır meselesi 22 Nisan 1926'da
Tahran'da imzalanan güvenlik ve dostluk antlaşmasıyla giderilmek
istenmişse de yeterli olmamıştır.

Diplomatik münasebetlerin kesilme noktasına geldiği bir dönemde 15
Haziran 1928'de Tahran'da imzalanan antlaşma ile 1926 Antlaşması daha
etkili hâle getirilmiştir. Nihayet 23 Ocak 1932'de Tahranda imzalanan
iki antlaşma Türk-İran sınır meselesini de çözüme kavuşturmuştur. Bu
antlaşmalar aynı zamanda iki ülke arasında münasebetlerin gelişmesine
ve dostluğun kurulmasına sebep olmuştur.

Türkiye'nin Arap ülkeleri ile olan münasebetleri dinî meseleler
yüzünden uzun süre gelişme gösterememiştir. Türkiye'nin batılılaşma
hareketi bu ülkelerde memnuniyetsizlik yaratmıştı. Esasında Türkiye,
Millî Mücadele sonrasında bu ülkeler üzerinde eski Osmanlı ülkesi
olmasından dolayı bir hak iddiasında bulunmamıştı. Dolayısıyla ülkeler
arasında çıkar çatışması mevcut değildi. Ancak, Arap ülkelerinin bu
dönemde batı sömürgesi altında bulunması Türkiye ile olan münasebetleri
batılı devletlerin etkisi altında kalmıştır. Ayrıca hilafetin
kaldırılması özellikle İran ve Mısır gibi ülkelerde tepkilere yol
açmıştır.

Bu tür anlaşmazlıklara rağmen Türkiye'yi emperyalizme karşı savaşan ve
kazanan bir ülke olarak gören Arap ülkeleri diğer İslâm ülkeleri ile
birlikte Türkiye'ye dost olarak kalmayı tercih etmişlerdir.

Genç Osman
Kurultay
Kurultay

Mesaj Sayısı: 399
Yaş: 18
Kayıt tarihi: 30/04/08

Kişi sayfası
Emsal Bar:
100/100  (100/100)

Kullanıcı profilini gör http://www12.forum9.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Tarihi

Mesaj tarafından Genç Osman Bir 01.06.08 18:44

Görüldüğü gibi Lozan sonrasındaki on yıllık devrede Türkiye batılı
devletlerle olduğu gibi İslâm ülkeleri ile de dostane münasebetler
kurmuş oluyordu.

1932-1938 Dönemi

a-Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne Katılması

1932 yılına gelindiğinde Türkiye komşularıyla münasebetlerini büyük
ölçüde hallederek milletler arası münasebetlerde oldukça güçlü bir
konuma gelmiştir. Türkiye'nin elde ettiği bu konum dış münasebetlerde
bağımsız ve eşit bir statü kazanmasından dolayı önemlidir. Türkiye
1932-1938 devresinde daha çok elde ettiği statüyü yine barışçı bir
politika takip ederek korumaya çalışacaktır.

1932-1938 devresi milletler arası münasebetlerin siyasî ve iktisadî
olmak üzere iki yönü vardır.1929-1930 iktisadî buhranı devletlerin dış
politikalarını tekrar gözden geçirme zorunluluğunu doğurmuştur.
İktisadi mücadelenin devletlerin siyasî münasebetlerinde önemli rol
oynaması, birtakım gruplaşmalara ve gruplar arası ilişkilerin
sertleşmesine neden olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı galip devletleri Versailles, Saint Germain,
Trianon, Nevilley Antlaşmaları ile sağlanan durumun (Status Quo)
korunmasına çalışarak antirevizyonist grubu meydana getirmişlerdi. Buna
karşılık Almanya ve Birinci Dünya Savaşı'nın galip devletlerinden
olmasına rağmen umduğunu bulamayan İtalya,Versailles Antlaşması'nda
kaybettiklerini tekrar alma çabasına girerek revizyonist grubu
oluşturmuşlardır.

Türkiye, Lozan'da Misak-ı Millî ilkelerini tam manasıyla
gerçekleştiremediği hâlde antirevizyonist devletlerin yanında yer
almayı tercih etmiştir.

Bu politik kararda iki sebep etkilidir. İlki "Türkiye'nin emniyetini
gaye tutan hiçbir milletin aleyhinde olmayan bir sulh istikameti bizim
düsturumuz olacaktır" ilkesinin benimsenmiş olmasıdır. Diğeri ise Millî
Mücadele döneminden itibaren Türkiye'nin kuvvetli bir müttefiki olan
Rusya'nın Alman ve Japon tehlikelerine karşı antirevizyonist gruba
yönelmesidir. Bu yöneliş Türkiye'yi de bu istikamette etkilemiştir.

Milletler Cemiyeti, I.Birinci Dünya Savaşı sonrasında milletler arası
barışın korunması ve iş birliğinin sağlanması için galip devletler
tarafından kurulmuştur. Cemiyetin kuruluş amaçlarından bir diğeri ise
Versailles Antlaşması ile sağlanan durumun devamını sağlamaktı. Türkiye
başlangıçta gerek Musul Meselesi'nde Milletler Cemiyeti'nin taraflı
tutumunun,gerekse Sovyetler Birliği'nin cemiyete bakışının olumsuzluğu
yüzünden cemiyete giriş için müracaat etmemişti. Ancak, 1930'dan sonra
Türkiye'nin milletler arası politikada ağırlığını attırması , kollektif
barış anlayışının, statükocu devletlerle meselelerini halletmesi
Milletler Cemiyeti'ne üyelik için davet edilmesine yol açmıştır.

Teşkilatın 6 Temmuz 1932 tarihli genel kurulunda İspanya temsilcisinin
teklifi ve Yunan temsilcisinin desteği ile daveti öngören bir tasarı
kabul edilmiştir. TBMM, 9 Temmuz'da daveti kabul etmiş, 18 Temmuz
1932'de alınan genel kurul kararıyla Milletler Cemiyeti'ne giriş
tamamlanmıştır.

b-Türkiye'nin Balkan Devletleri ile Münasebetleri Ve Balkan Antantı:

Türkiye, Balkan Antantı öncesinde Balkan Devletleri ile ikili dostluk
antlaşmaları yapmıştı. Arnavutluk ile 15 Aralık 1923'de Ankara'da
imzalanan dostluk antlaşması; Bulgaristan'la 18 Ekim 1925'te Ankara'da
imzalanan dostluk antlaşması; Yugoslavya ile 28 Ekim 1925'te Ankara'da
imzalanan barış ve dostluk antlaşmaları Balkan devletleriyle
münasebetlerinin düzelmesini sağlamıştır. Fakat bu antlaşmalar arasında
1930 tarihli Türk-Yunan iş birliği, Balkan Antantı'nın anlaşmasındaki
esas unsurdur. Türkiye, Yunanistan'la ayrıca 14 Eylül 1933'te Ankara'da
ortak sınırları karşılıklı korumaya alan bir samimî antlaşma paktı
imzalamıştır.

Diğer yandan Locarno Antlaşmaları, Kellog Paktı ve Litvinov Protokolü
gibi barışçı teşebbüslerle küçük antant gibi statükocu ittifakların
ortaya çıkması da Balkanlardaki iş birliğinde teşvik edici etkenler
olmuştur. 1933'te Nazi Partisi'nin Almanya'da iktidara gelmesi ise iş
birliği çalışmalarını hızlandırmıştır.

İlk Balkan Konferansı 1930'da Atina'da Arnavutluk ,Bulgaristan,
Romanya, Yunanistan ve Türkiye temsilcilerinin katılmalarıyla
toplanmıştır. Bulgaristan'ın daha sonraki tarihlerde revizyonist bir
dış politikaya yönelişi Balkan iş birliği çalışmalarından çekilmesine
sebep olmuştur. Arnavutluk ise İtalya'nın etkisiyle çalışmalardan
uzaklaşacaktır.

Türkiye'nin kurulmasında ve başarılı olmasında öncü rolü oynadığı
Balkan Antantı Atina'da 9 Şubat 1934'te Yunanistan, Bulgaristan,
Türkiye ve Romanya dış işleri bakanları tarafından imzalanmıştır.

Balkan Antantı, tarafların Balkanlardaki sınırlarının bölgedeki
revizyonist devletlere karşı korumak için alınmış bir tedbir olduğu
gibi Balkanlarda barışın kuvvetlendirilmesine yardımı öngörülmüştür.
Antant tarafların birbirlerine danışmadan herhangi bir Balkan
devletiyle beraber siyasî harekette bulunmamayı veya siyasî antlaşma
yapmamayı şarta bağlamıştı.

Türkiye, İtalya'nın yayılma politikasının oluşturduğu tehlikeye karşı
bir engel olarak gördüğü Balkan Antantı'nı yaşatmak için büyük çaba
sarf etmiştir. Ancak İtalya'nın antantı bozmak amacıyla uyguladığı
siyasî manevralar ve Almanya'nın Balkanlardaki ekonomik etkisi balkan
devletlerini bu iki devlete yaklaştırmıştır. Ayrıca Yugoslavya'nın
1937'de Bulgaristan'la dostluk antlaşması yapması Balkan Antantı'nın
1940 yılında dağılmasına yol açan sebeplerdir.

c-Sa'dabat Paktı :

Türkiye, 1930'lardan sonra İslâm ülkeleri ile çok taraflı bir iş
birliğine gitmiştir. İran'la 5 Kasım 1932'de dostluk, güvenlik,
tarafsızlık ve ekonomik iş birliği antlaşması, 1937'de de iş birliğini
sağlayan çeşitli antlaşmalar imzalamıştır. Irak'la Bağdat'ta 1936'da
nota teatisi ile 5 Haziran 1926'daki sınır ve komşuluk antlaşmasının
bazı bölümlerini uzatmışlardır.

Irak'la ayrıca 1932'de suçluların geri verilmesi ve ticaret antlaşması
imzalanmıştır. Mısır ile 7 Nisan 1937'de Ankara'da dostluk antlaşması
imzalanmıştır.

Ayrıca, Türkiye Orta Doğu'da bölgesel bir iş birliği faaliyeti
başlatarak 2 Ekim 1935'te Cenevre'de İran ve Irak'la üçlü bir antlaşma
parafe etmiştir. Bu gruba daha sonra Afganistan da katılmıştır.
Türkiye, İran, Irak ve Afganistan bu iş birliğini daha da geliştirerek
8 Temmuz 1937'de Tahran'daki Sa'dabat Sarayı'nda ,Sa'dabat Paktı'nın
imzalanmasını gerçekleştirmişlerdir. Sa'dabat Paktı tarafların dostluk
ilişkilerini devam ettirmeyi ,ortak sınırlara saygı göstermeyi,
birbirlerine karşı saldırmamayı ve iç işlerine karışmamayı taahüt
altına almıştır.

Balkan Antantı'nda olduğu gibi Sa'dabat Paktı'nın oluşmasında
Türkiye'nin önemli rolü vardır. Revizyonist devletlerden İtalya'nın
Etopya'yı (Habeşistan) işgal etmesi paktın meydana gelmesindeki en
önemli etkendir. Sa'dabat Paktı ,İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra önemini
kaybetmiştir.

Türkiye, Balkan Antantı ve Sa'dabat Paktı ile batıda ve doğuda bir
güvenlik sistemi kurarak kendisi için önemli olan bu iki bölgede barış
politikasını kuvvetlendirmiş oluyordu.



d-Türk-Sovyet Münasebetleri:

1933 yılının sonuna kadar zaman zaman görüş ayrılıkları ortaya
çıkmasına rağmen sıkılaşarak devam eden Türk-Rus ilişkileri 1934
yılından itibaren erişilen doruk noktasından aşağıya inmeye
başlayacaktır.

Türkiye, batılı devletlerle iş birliğine gittikçe Sovyetler
Birliği'nden belirli bir ölçüde uzaklaşmaya başlamıştır. Bu uzaklaşma
özellikle Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi'nden sonra artarak
devam edecektir.

Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne girmesinden sonra Sovyetler
Birliği'nin de 1934'te cemiyete üye olması iki ülke arasındaki
doğabilecek muhtemel çatışmayı da önlemiştir. 1934 Balkan Antantı
konusunda birtakım endişelere sahip olan Sovyetler Birliği'ne
Türkiye'nin güvence vermesi ile iki ülke arasındaki münasebetlerin
tamamen koparılmamasına özen gösterilmiştir.

Türkiye'nin Sovyetler Birliği ile münasebetlerinin dostane bir şekilde
devam etmesi yönündeki çabalarına rağmen,Sovyetler Biriliği'nin tutumu
Montreux Boğazlar Sözleşmesi'nden sonra 1939 yılına gelindiğinde
değişmiştir. Sovyetler Birliği, can düşmanı kabul ettikleri Hitler
Almanya'sı ile antlaşma yaparak dış politikasında önemli bir
değişikliğe gitmiştir. Daha sonra Sovyetler Birliği kuzeyde
Finlandiya'ya saldırdı. Arkasından Baltık devletlerini ilhak etti.
Sovyet politikasında meydana gelen bu değişiklik 1945'te Türk-Sovyet
dostluk münasebetlerinin iflas etmesine neden olacaktır. Bu tarihte
Sovyetler Birliği, Boğazlar ve doğudaki üç ilimiz üzerinde hak iddia
etme cesaretini göstermiştir.

e-Türk-İtalyan Münasebetleri:

İtalya ile imzalanan 1928 Antlaşmasının iki ülke münasebetlerinde
meydana getirdiği dostluk bir müddet devam etmiştir. 4 Ocak 1932'de
İtalya ile Ankara'da imzalanan bir antlaşma ile Meis ve Anadolu
sahillerindeki birkaç küçük ada üzerindeki ihtilaf halledilmiştir.
Bunun yanı sıra 1928 Antlaşmasını 5 yıl süreyle uzatan ek protokolde
taraflar arasındaki dostluğun gelişmesi ümidini doğurmuştu. Ancak ,
İtalya'nın 1934'te Orta ve Yakın Doğu'ya yayılma emellerinin ortaya
çıkması, münasebetlerin bir anda bozulmasına yol açmıştır.

İtalya'nın 3 Ekim 1935'te Etopya'ya saldırması, Türkiye'nin İngiltere
ile sıkı bir iş birliği yapmasına neden olmuştur. 1936 yılında
İtalya'nın on iki adayı, özellikle Leros Adası'nı tahkim etmesi,
Türk-İtalya münasebetlerinde gerginliğin hat safhaya ulaşmasına sebep
teşkil etmiştir. Ayrıca İtalya, Türkiye'nin talebi ile toplanan
Montreux Konferansı'na katılmamıştır.

İtalya ile yaşanan gerginlik bu devletin ; Temmuz 1936'da Türkiye'ye
1928 Antlaşması'na bağlı olduğunu bildirmesi ve İngiltere ile 2 Ocak
1937'de Akdeniz konusunda yaptığı bir antlaşma yeni bir yakınlaşmaya
sebep olmuştur. Türk-İngiliz yakınlaşmasından çekinen İtalya'nın
İngiltere ile yaptığı antlaşma, Türkiye ile olan münasebetlerinin de
düzelmesine yol açmıştır.

Genç Osman
Kurultay
Kurultay

Mesaj Sayısı: 399
Yaş: 18
Kayıt tarihi: 30/04/08

Kişi sayfası
Emsal Bar:
100/100  (100/100)

Kullanıcı profilini gör http://www12.forum9.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Tarihi

Mesaj tarafından Genç Osman Bir 01.06.08 18:45

Türk-İtalyan münasebetlerinde meydana gelen bu düzelme Hatay Meselesi
yüzünden Fransa ile arası açılan Türkiye'nin de işine gelmiştir.

2-3 Şubat 1937'de Tevfik Rüştü Aras ile Kont Ciano arasında yapılan
Milano görüşmeleri yeni bir iş birliği havası yaratmakla birlikte
İtalya ortamdan istifade etmek yoluna gitmiş ve Türkiye'yi
İtalya-Almanya safına çekmeye çalışmıştır.

10-11 Eylül 1937'de Avrupa devletlerinin katılması ile Nyon'da
gerçekleşen konferansa Almanya ,İtalya ve Arnavutluk katılmamışlardı.
Nyon Konferansı, Akdeniz'de meydana gelen korsanlık olaylarının
önlenmesi için düzenlenmişti. Bu olaylarda İtalya'nın rolü olduğu iddia
edilmiştir. Türkiye, konferansta Fransa ve İngiltere'yi desteklemiştir.

Türkiye'nin bu devrede yavaţ yavaţ statükocu gruba kayması İtalya'nın
Türk ülkesi üzerindeki emellerinden kaynaklanmıştır. Çünkü İtalya'nın
davranışlarında Türk dış politikasını etkileyen önemli talepler
mevcuttur.

f-Türk-Alman Münasebetleri

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya'ya zorla kabul ettirilen
Versailles (Versay) Antlaşması, bir müddet Almanya'nın Avrupa
diplomasisinden uzak kalmasına sebep olmuştur.1919-1932 yılları
arasında Türk-Alman münasebetleri normal siyasî temastan öteye
geçmemiştir.1933 yılında başlayan Nazi iktidarıyla birlikte Almanya,
siyasî ve iktisadî nüfuzunu arttırmıştır.1934 yılından itibaren
Türkiye, Almanya ile sıkı bir iktisadî iş birliğine girmiştir.
Almanya,Türkiye üzerindeki iktisadî nüfuzunu kullanarak Türk-Sovyet ve
Türk-İngiliz münasebetlerinde gerginlik yaratıp Türkiye'yi revizyonist
guruba çekmeye çalışmıştır.

Almanya stratejik önemi haiz Boğazların kendisi tarafından uygun
görülmeyen bir statüye bağlanacağı endişesiyle, Montreux (Montrö)
Sözleşmesine katılmadığı gibi tasvip etmediğini de açıklamıştır.

Bu tip olumsuzlukların yanı sıra Türkiye, Almanya ile olan iktisadî iş
birliğinden vazgeçmeyecektir.1938 yılında Alman Ticaret Bakanı Funk'un
Türkiye'yi ziyareti sırasında üzerinde mutabakata varılan;Türkiye'ye on
yıl süreyle 150 milyon mark kredi verilmesini öngören antlaşma 16 Ocak
1939'da Berlin'de imzalanmıştır. Yine 25 Temmuz 1938'de Berlin'de iki
ülkenin imzaladığı bir ticaret antlaşması ile de Türk-Alman ticarî
münasebetlerinin geliştirilmesine çalışılmıştır.

Almanya, iktisadî gücünü kullanarak Türkiye'ye karşı gerçekleştirmek
istediği politikada başarılı olamamıştır. İtalya-Almanya
tehlikesi,Türkiye'nin kararını 1939 yılında kesinleştirecek ve
antirevizyonist statükocu devletlerin yanında yer almasına yol
açacaktır.

g-Türk-İngiliz Münasebetleri:

Lozan görüţmelerinde İngiltere'nin olumsuz tutumu ve 1926'da Musul
Meselesi'nin Türkiye aleyhine neticelenmesi,iki ülke arasındaki
münasebetlerin bir müddet dostane olmayan bir seyir takip etmesine
sebep olmuştu. Ancak, Türkiye'nin batılı devletlerle iş birliğine
yönelik bir dış politika takip etmesi,1932'ten itibaren Türk-İngiliz
münasebetlerinin yavaş yavaş gelişmesinde rol oynayan önemli
faktörlerden birisidir.

Almanya ve İtalya'nın Doğu ve Akdeniz politikası 1934'den itibaren
Türkiye'nin İngiltere'ye daha da yakınlaşmasını sağlayacaktır. 1936'da
gerçekleşen Montreux Boğazlar Sözleşmesi, Türk-İngiliz yakınlaşmasında
bir dönüm noktasıdır. Montreux'de İngiltere ,Türkiye'yi desteklemiştir.

1938 yılına gelindiğinde Türkiye ve İngiltere arasındaki iktisadî
münasebetlerin gelişme gösterdiği görülmektedir.27 Mayıs 1938'de iki
devlet arasında Türkiye 10 milyon sterlinlik kredi açılmasını öngören
bir antlaşma imzalamıştır.

1937 tarihli Nyon Konferansı'nda Türkiye İngiltere'yi desteklemiş, 19
Ekim 1939'da ise Türkiye,İngiltere ve Fransa arasında imzalanan
karşılıklı yardım antlaşması ile de Türkiye-İngiltere iş birliği
kesinlik kazanmıştır.

h-Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi:

Misak-ı Millî'de, Boğazlar konusu "...İstanbul kenti ve Marmara
denizinin güvenliği her türlü tehlikeden uzak kalmak şartıyla, Akdeniz
ve Karadeniz boğazlarının dünya ticaret ve ulaşımına açılması
konusunda, bizimle birlikte, öteki tüm devletlerin oy birliği ile
verecekleri karar geçerlidir" şeklindeki ifadeyle esasa bağlanmıştı.
Lozan görüşmelerinde, Boğazların durumu ile ilgili olarak İngiltere,
Fransa, İtalya, Japonya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya,
Sovyetler Birliği ve Türkiye'nin imzaladığı bir Boğazlar Sözleşmesi
hazırlanmıştı. Bu sözleşmede geçişlerle ilgili esaslar genel olarak
Misâk-ı Millî esasına uygun olmakla birlikte sözleşmeye ısrarla
Boğazların silâhtan arındırılmasıyla ilgili hükümlerin konması,
Türkiye'nin güvenliğini tehlikeye düşüren bir durum meydana getirmiştir.

Lozan'da Boğazlar Sözleşmesi üç esası ortaya çıkarmıştır:

1-Boğazlar asker ve silâhtan arındırılmıştır.

2- Boğazlardan geçişi kontrol etmek ve Milletler Cemiyeti'ne geçişle
ilgili bilgiler vermekle yetkili bir Boğazlar Komisyonu kurulmuştur.

3-Boğazların asker ve silâhtan arındırılmasıyla, ileride Türkiye için
herhangi bir tehlike teşkil edecek duruma karşı Milletler Cemiyeti'nin
özellikle de İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya'nın garantisi
sağlanmıştır.

Ancak, Milletler Cemiyeti güvenlik sistemi başarı ile uygulanamamıştır.
Revizyonist devletlerden İtalya, Cemiyetin bir üyesi olan Etopya'yı
işgal etmiş, Almanya, Versailles Antlaşması'na uymayarak Ren bölgesini
silâhlandırmış, Japonya ise Milletler Cemiyeti'nden ayrılmıştır.
Milletler arası münasebetlerin bozulmasına yol açan bu gelişmeler,
silâhtan arındırılmış Boğazlar konusunda Türkiye'yi endişeye sevk
etmiştir.

Türkiye, Boğazlar Sözleşmesi'nin değiştirilmesini ilk olarak 23 Mayıs
1923'te talep etmişti, ancak Sovyetler Birliği'nin dışında diğer batılı
devletler tarafından olumlu karşılanmamıştı. 1934'te Balkan Antantı'nın
kurulmasıyla, Boğazlar konusundaki Türk talebi Antant üyeleri
tarafından uygun görülmüştür. Almanya'nın 1936'da Ren bölgesini
silâhlandırması üzerine,İngiltere de Türk hükûmetinin isteğine olumlu
cevap verecektir.

Türk hükûmeti 11 Nisan 1936'da Lausanne (Lozan) Boğazlar Sözleşmesi'ne
taraf olan devletlere birer nota göndererek sözleşmenin değiştirilmesi
teklifini tekrarlamış, bunun üzerine 22 Haziran 1936'da İsviçre'nin
Montreux kentine bir konferans düzenlenmiştir.

Montreux Boğazlar Sözleşmesi (175) , 20 Temmuz 1936'da Türkiye,
İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Japonya, Romanya, Bulgaristan,
Yunanistan ve Yugoslavya arasında imzalanmıştır. İtalya,sözleşmeyi daha
sonra 2 Mayıs 1938'de imzalamıştır.

Montreux Sözleţmesi ile;Boğazlar Komisyonu kaldırılmıştır. Askerden
arındırılması ile ilgili tedbirler de kaldırılarak, askerî hâle
gelebileceği hükme bağlanmıştır. Böylece, boğazların emniyeti
Türkiye'ye bırakılarak, bölge üzerinde hâkimiyetini koruması
sağlanmıştır.

Ayrıca Boğazlardan geçiş ve seyrü sefer, Türkiye'nin ve Karadeniz'e
sahili olan devletlerin güvenliği sağlanacak şekilde düzenlenmiştir.
Ticaret gemileri için tam geçiş serbestliği tanınmıştır. Savaş gemileri
için ise; herhangi bir savaş hâlinde Türkiye savaş içerisinde değilse,
savaşan devletlerin savaş gemileri Boğazlardan geçemeyecekti. Türkiye
savaşın içinde ise veya kendisini savaş tehlikesi karşısında görürse,
geçiş kararı kendisine bırakılıyordu.

Karadeniz'e sahili olmayan devletlerin, Karadeniz'e geçebilecek savaş
gemileri cinsi, büyüklüğü ve tonajı sınırlandırılmıştır. Karadeniz
devletlerinin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişi için de oldukça
geniş serbestlik tanınmıştır.

Sözleşmenin süresi 20 yılla sınırlandırılmakla birlikte taraf
devletlerden hiçbirisi süre sonunda sözleşmenin feshi yönünde bir
talepte bulunmadıklarından, sözleşme hala yürürlüktedir.

Türkiye'nin Montreux Sözleşmesi'yle, Boğazlar üzerinde hâkimiyetini
tesis etmesi, milletlerarası münasebetlerde prestijini artırmıştır.
Sözleşme, Türk-İngiliz ve Türk-Sovyet münasebetlerinde bir dönüm
noktasıdır.

Sözleşmeyle oluşan Türk-İngiliz yakınlaşması Sovyetleri rahatsız etmiş
ve Türk-Sovyet münasebetlerinde soğukluk meydana gelmiştir.

ı-Türk-Fransız Münasebetleri ve Hatay Meselesi :

Lozan'dan arta kalan Osmanlı Borçları Meselesi'nin 1933'te yapılan bir
antlaşma ile halledilmesi, Türk-Fransız münasebetlerinin dostane bir
mahiyet kazanmasına sebep olmuştu. 1932-1939 döneminde Türkiye ile
Fransa arasında münasebetleri etkileyen olay, Hatay Meselesi
(İskenderun Sancağı) olacaktır.

İskenderun Sancak'ı, ekseriyetinin Türk olması nedeniyle Misak-ı Millî
sınırları içinde idi. Ancak 1921 tarihli Ankara İtilâfnamesi Sancak'ın
Türk sınırları dışında bırakılmasını öngörmüştü. İtilafname, sancağa
özel bir statü vermekle birlikte, bölgedeki Türk unsurunun çıkarlarını
da gözetmekte idi. Lozan da sancak'ın bu yapısı aynı şekilde teyit
edilmiştir. Dolayısıyla Sancak, Suriye gibi Fransız mandası altına
girmiş oluyordu.

Fransa'nın, 9 Eylül 1936'da Suriye'ye bağımsızlığının verilmesi yönünde
bir antlaşma yapması, Suriye sınırları içinde yer alan sancak
meselesinin tekrar gündeme gelmesine yol açmıştır. Çünkü Sancak da
Suriye'nin yönetimine girecekti. Bu mesele 1936'dan 1939'a kadar
Türk-Fransız münasebetlerinde gerginlik yaratacaktır.

Türkiye, 9 Ekim 1936'da Fransa'ya verdiği bir notada Suriye'ye
yapıldığı gibi İskenderun Sancağına da bağımsızlık verilmesini talep
etti. Fransa verdiği cevabî notada konuyu Milletler Cemiyetine havale
etmeyi teklif etti. Türkiye bu teklifi kabul etti.

Türkiye, Sancak Meselesi'ne büyük önem vermiştir. Atatürk bu önemi
şöyle ifade etmektedir;"...Milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca
mesele, hakiki sahibi öz Türk olan "İskenderun-Antakya" ve havalisinin
mukadderatıdır. Bunun üzerinde,ciddiyet ve kat'iyetle durmaya mecburuz".

14-16 Aralık 1936'da toplanan Milletler Cemiyeti, Sancak Meselesi için
üç kişilik gözlemci heyeti tayin etti.20 Ocak 1937'de tekrar toplanan
konsey İngiltere'nin Türk tezini desteklemesi sonucunda Sancak'ta ayrı
bir statünün oluşturulmasını kararlaştırdı.

Bu yeni statüye göre;İskenderun ve Antakya iç işlerinde tam bağımsız,
fakat dışişlerinde Suriye'ye bağlı kalacak, ayrı bir anayasası olacak,
resmî dili ise Türkçe olacaktı. Daha sonraki görüşmelerde resmî dil
Türkçe ve Arapça olarak kabul edilmiştir. Sancak'ın ülke bütünlüğü
Türkiye ve Fransa tarafından teminat altına alınacaktı. Fransa ile 29
Mayıs 1937'de bu teminatı sağlayan ve Türkiye-Suriye sınırını tespit
eden bir antlaşma yapılmıştır.

1937 yılında, yeni sistem Sancak Meselesi'ni tamamen halledememiş,
birtakım sıkıntıların meydana gelmesine neden olmuştu. Suriye halkı
Hatay'a bağımsızlık verilmesini protesto etti.

Fransızlar ise Sancak'taki Arapları ve diğer azınlıkları kışkırtma
yoluna gitti. Milletler Cemiyeti gözetiminde hazırlanan Sancak
anayasasına göre, 1937'de seçimlerin yapılması gerekirken bölgedeki
olumsuzluklar yüzünden seçimler ertelendi. Türkiye, Sancak'taki Fransız
valisi ve memurların davranışlarının yarattığı gerginlik üzerine Hatay
sınırına 30.000 kişilik bir kuvvet yığdı.

Avrupa'nın içinde bulunduğu gerginliğin artması ve İkinci Dünya
Savaşının eşiğine gelinmesi, Fransa'yı Hatay Meselesi'nde Türkiye'ye
karşı daha yumuşak bir politika takip etmesine sebep olmuştur. 3
Haziran 1938'de Türkiye ve Fransa arasında yapılan askerî antlaşma ile
Sancak statüsünün korunması öngörülmüştür. Bu antlaşma gereğince
Türkiye ve Fransa Sancak'a 2500'er kişilik bir kuvvet göndermiştir.
Askerî antlaşmanın imzalanmasından sonra iki ülke arasında 4 Temmuz
1938'de bir dostluk antlaşması daha imzalanarak Sancak Meselesi'nin
hallinde önemli bir adım daha atılacaktır.

Sancak'ta Ağustos 1938'de yapılan seçimlerde,Türk topluluğu 40 milletvekilliğinden 22'sini kazanmıştır.

2 Eylül 1938'de toplanan Sancak Meclisi, İskenderun Sancak'ına Türkçe adıyla "Hatay Devleti" ismini vermiştir.

Hatay Meselesi'nin halledilmesinden sonra Türk-Fransız münasebetleri
hızlı bir şekilde gelişme göstermiştir.23 Haziran 1939'da Ankara'da iki
ülke arasında imzalanan antlaşma, karşılıklı yardımı öngördüğü gibi,
Hatay'ın Türkiye'ye katılma talebinin Fransızlar tarafından kabul
edilmesine sebep olacaktır.

Nihayet, 29 Haziran 1939'da son toplantısını yapan Hatay Meclisi oy birliği ile ana vatana katılmaya karar vermiştir.

Hatay'ın kazanılmasında, Avrupa'nın içinde bulunduğu buhranlı dönemin
etkisi, İngiltere'nin Türkiye'yi destekler mahiyette tavır alması
önemli faktörler olarak gösterilebilir. Ancak en önemli faktör,
1936'dan sonra daha güçlü bir Türkiye'nin varolması ve Türk dış
politikasının bu dönemde kararlı ve tavizsiz bir şekilde tatbik
edilmesidir.

6-Türk İnkılâbının Dayandığı İlkeler:

Atatürk, devlet adamı, başkumandan ve fikir adamı olarak temayüz
etmiştir. Dünya tarihinde, devlet adamı ve başkumandan olarak icraat ve
mücadelelerini fikriyata istinat ettirenlerin sayıları sınırlıdır. Zira
sosyal ilimlere dayanarak analiz yapmak ve senteze varmak demek olan
fikriyat,hem bilgi ve kültür,hem de istidat ister.

Tarihî gelişmelerin meydana getirdiği Türk inkılâbı, bir fikir ve
idealin başarıya ulaşmış hâlidir. Türk inkılâbındaki fikriyatın yönü
Atatürkçülük şeklinde ifade edilir. Türk inkılâbının fikrî gücü ve
dayandığı esaslara ise "Atatürk İlkeleri" denir.

Atatürkçülüğün temel ilkeleri olarak değerlendirilen altı ilkenin doğup
gelişmesi Türk İnkılâbının başlangıç safhasında olmamıştır. Cumhuriyet
Halk Partisi'nin ilk tüzüğünde yer alan "Cumhuriyetçilik, Halkçılık ve
milliyetçilik" ilkelerine "laiklik, devletçilik ve inkılâpçılık"
ilkeleri partinin 1931'deki 3. kurultayında eklenmiştir. 5 Ţubat
1937'de yapılan anayasa değişikliği ile Cumhuriyet Halk Partisi'nin
nizamnamesinde yer alan altı ilke Türkiye Cumhuriyeti'nin özellikleri
olarak anayasada yer almıştır.

Türk inkılâbının amacı; Millî modernleşmeyi sağlamak Türk, toplumuna
yeni bir şekil ve anlayış kazandırmaktır. Türk inkılâbı; bağımsızlığı,
hür düşünceyi ve insan onurunu temel alan bir Türk rönesansıdır.
Mustafa Kemal Paşa, bu anlayıştan hareketle ilk yapılacak işin
"Türkleri yeni baştan Türkleştirmek" olduğunu tespit etmiştir. Bu
ideallerin ileriye dönük bir şekilde gelişmesi ve korunması Atatürk
ilkelerinin gerçek anlamda uygulanması ile mümkündür.

Altı Atatürk İlkesi'nin yanı sıra bu ilkeleri tamamlayıcı nitelikteki
"Millî hâkimiyet", "Millî bağımsızlık" ve "Millî birlik" ilkeleri
Türkiye Cumhuriyeti'nin temelinde varolan unsurlardandır. Atatürk
ilkeleri ile birlikte mütalâa edildiğinde Atatürkçülüğün tanımı daha
iyi anlaşılacaktır.

Genç Osman
Kurultay
Kurultay

Mesaj Sayısı: 399
Yaş: 18
Kayıt tarihi: 30/04/08

Kişi sayfası
Emsal Bar:
100/100  (100/100)

Kullanıcı profilini gör http://www12.forum9.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Tarihi

Mesaj tarafından Genç Osman Bir 01.06.08 18:45

Millî Hâkimiyet:

Millî hâkimiyet, milletin kendi kendini idare etmesi, kendine
hükmedecek heyeti seçmesidir. Yani millet tarafından devlete verilen
iktidardır. Bu durumda hâkimiyet bir kişiye, gruba ve çoğunluğa değil ,
bütün millete aittir.

Batı menşeli olan "millî hâkimiyet" kavramı siyasî hayatımıza Millî
Mücadele ile birlikte girmiştir. Atatürk "Millî hâkimiyet" mefhumuna
Türk'ün ve kendi yüksek fikirlerinin damgasını vurarak hareket
etmiştir. Atatürk, Millî hâkimiyet kavramını izah ederken millete ve
Türk milletinin fikrine ağırlık vermiş ve bunun üzerinde ısrarla
durmuştur.

Mustafa Kemal Paşanın Samsun'dan sadarete gönderdiği 22 Mayıs 1919
tarihli raporda yer alan "Millet, Millî hâkimiyet esasını ve Türk
milliyetçiliğini kabul etmiştir. Bunun için çalışacaktır" ifadesi Millî
Mücadele hareketinin hedefini göstermesi bakımından önemlidir.

Amasya Tamimi ile Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ortaya çıkan ana fikir
ise "Hâkimiyet-i Millîye'ye müstenid bilâ kaydü şart müstakil yeni bir
Türk devleti tesis etmek" şekliyle tespit edilmiş ve bu ideal ilk
BMM'nin açılmasıyla yeni devletin temelini oluşturmuştur. Bu durum 1921
ve 1924 Anayasaları "Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir" ilkesine
yer vermekle hukuki bir hüviyet kazanmıştır.

Toplumda en yüksek hürriyetin,en büyük eşitlik ve adaletin sağlanması,
istikrarı ve korunması ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla Millî
hâkimiyeti sağlamış bulunmasıyla devamlılık kazanır. Bundan dolayı,
hürriyetin de,eşitliğin de,adaletin de dayanak noktası Millî
hâkimiyettir.

Mustafa Kemal Paţa'ya göre "Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek
eţitlik ve adaletin devamlı şekilde sağlanması ve korunması ancak ve
ancak tam ve kat'i manasıyla Millî hâkimiyetin kurulmuş olmasına
bağlıdır. Bundan ötürü hürriyetin de,eşitliğin de, adaletin de dayanak
noktası Millî hâkimiyettir".

b-Millî Bağımsızlık(İstiklâl-i tam) :

Siyasî anlamda bağımsızlık, bir başka devlete veya milletler arası
herhangi bir kuruluşa bağlı bulunmamak demektir. Millî Bağımsızlık,
milletin bu fikri benimsemesi ve amaç edinmesiyle ortaya çıkar. Türk
milleti için "bağımsızlık" ise vazgeçilemeyecek, taviz verilemeyecek
bir karakteridir.

Mustafa Kemal Paşa'nın bağımsızlık anlayışı kayıtsız ve şartsız bir şekilde bağımsızlıktır:

"İstiklal-i tam, denildiği zaman, bittabi siyasî, malî, iktisadî, adlî,
askerî, harsî ve ilah her hususta İstiklâl-i tam ve serbest-i tam
demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden
mahrumiyet,millet ve memleketin mana-yı hakikisiyle bütün istiklâlin
mahrumiyeti demektir".

"İstiklâl-i tam, bizim bugün tercih ettiğimiz vazifenin ruh-ı
aslisidir. Bu vazife, bütün millete ve tarihe karşı tercih de
edilmiştir".

Batının emperyalist devletlerine karşı girişilen Millî Mücadele
Hareketi'nin temelinde Türk milletinin bağımsızlığını kazanma arzusu
yatar. Anadolu Kongrelerinde "Milletin bağımsızlığından vazgeçilmediği
ve vazgeçilmeyeceği" esası kabul edilmiştir. Bu esas ile kurulan yeni
Türk devleti milletler arası hayatta yerini Lozan Barış Antlaşması ile
almış ve kazandığı Millî Mücadele zaferi, milletler arası bakımından da
bu antlaşma ile teyit edilmiştir.

Misak-ı Millî'nin öngördüğü tam bağımsızlık fikrinin askerî ve siyasî
başarılar neticesinde elde edilmesiyle Türkiye Cumhuriyeti
Devleti,bağımsızlık anlayışımızın korunması ile ilelebet yaşayacaktır.

c-Millî Birlik:

"Millî birlik ve beraberlik, milletçe, bir arada yaşamayı ve bütünlüğü
ifade eder. Millî birlik ve beraberlik, Türk devletini oluşturan
kişilerin karşılıklı sevgi ve saygı ile birbirine bağlanmasını, ortak
amaçlara yönelik olarak varlığını devam ettirmesini belirtir.

Genç Osman
Kurultay
Kurultay

Mesaj Sayısı: 399
Yaş: 18
Kayıt tarihi: 30/04/08

Kişi sayfası
Emsal Bar:
100/100  (100/100)

Kullanıcı profilini gör http://www12.forum9.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Tarihi

Mesaj tarafından Genç Osman Bir 01.06.08 18:45

Millî birlik ve beraberlik, milliyetçilik ilkesinin doğal bir sonucu,
milliyetçilik ilkesinin öngördüğü ortak amaçların bir görünümüdür.
Millî birlik ve beraberlik, milletçe birliği ve beraberliği ve
bütünlüğü de ifade ettiğinden millî devletin bir yönden de gerçekleşme
vasıtasıdır".

Mustafa Kemal Paşa, millî birliğin taşıdığı anlamı şu şekilde ifade etmiştir:

"Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında ulusal birlik, iyi
geçinme ve çalışkanlık duygusu ve kabiliyetlerinin olgunluğudur. Ulus
varlığını ve yurt erginliğini korumak için bütün yurttaşların canını ve
her şeyini derhâl ortaya koymaya karar vermiş olmak, bir ulusun en
yenilmez silâhı ve korunma vasıtasıdır. Bu sebeple Türk ulusunun
idaresinde ve korunmasında ulusal birlik,ulusal duygu,ulusal kültür en
yüksekte göz diktiğimiz idealdir".

"Seneler geçtikçe, millî ideal verimleri güvenli çalışmada, ilerleme
hevesinde millî birlik ve millî irade şeklinde daha iyi gözlere
çarpmaktadır. Bu bizim için çok önemlidir; çünkü, biz, esasen millî
mevcudiyetin temelini, millî şuurda ve millî birlikte görmekteyiz".

Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, yeni kurduğu devletin de ancak bütün
fertleri ile birlikte modernleşmenin gerçekleştirilebileceğini daima
vurgulamıştır.

Bunun yanında millet bilincinin ve millet olma duygusunun kuvvetlenmesi
ise ancak Türk kültürünün, Türk tarihinin millî bir zemine
oturtulmasının gerçekleştirilmesi ile başarıya ulaşacağına
inanmaktadır. O'na göre Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür.

Millî birliğin gerçekleşmesi için Türkiye Cumhuriyeti Devleti çatısı
altında toplanan insanların önce ne oldukları bilincine varmaları,
hangi ortak kültürden geldiklerini bilmeleri lazımdır. Bugün, Türkiye
Cumhuriyeti'nin tüm vatandaşları; hangi ırktan, hangi dinden, hangi
mezhepten gelirse gelsin birlik ve bütünlük içinde hepsi Türk'tür. Bu
anlayış ise Türk milliyetçiliğinin temelini oluşturur.



d-Atatürk İlkeleri

Cumhuriyetçilik; Cumhuriyet kelimesi dilimize Arapça "Cumhur"
kelimesinden girmiştir. Bu kelime halk, ahali, büyük kalabalık anlamına
gelir. Cumhuriyet veya cumhurî devlet iktidarın millete, umuma ait
olduğunu öngören devlet şekli demektir.

Cumhuriyet dar ve geniş anlamda kullanılır. Geniş anlamda cumhuriyetle
egemenlik topluluğunun bütününe, millete aittir. Dar anlamda cumhuriyet
ise sadece devlet başkanının doğrudan doğruya veya dolaylı olarak halk
tarafından belirli bir süre için seçilmesi anlamına gelir.

Türkiye'de Cumhuriyet, Millî Egemenlik ilkesinin benimsenmesinin bir
neticesi olarak 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nda yapılan 29 Ekim 1923
tarihli değişiklik sadece yönetim biçimi olarak kabul
edilmiştir.1924,1961 ve 1982 anayasalarımızda da bir yönetim biçimi
olarak ta kabul edilmiştir.

Atatürk'ün, Cumhuriyeti devletin siyasî bir rejimi olarak seçmesinin en
önemli nedeni; Türkiye'yi modernleţtirme çabalarına cevap veren tek
rejim biçimi olmasıdır. Cumhuriyeti fazilet olarak niteleyen Atatürk,
Ekim 1924 tarihli bir konuşmasında Cumhuriyeti şu şekilde
tanımlamaktadır: "Türk milletinin tabiat ve şiarına en mutabık olan
idare Cumhuriyet idaresidir".

1937'de, 1924 Anayasası'nda yapılan değişiklikle devletin özellikleri arasında "Cumhuriyetçiliğe" de yer verilmiştir.

Cumhuriyetçilik,devletin siyasî rejimi olarak Cumhuriyeti benimseme ve
onu fazilet rejimi olarak tanımlama ve değerlendirme demektir.

Cumhuriyetçilik ilkesi, Atatürk'ün devlet anlayışının temellerinden
birini oluşturan Millî Egemenlik ilkesiyle çok sıkı ilişki içindedir.
Millî Egemenliğin korunması ve gözetilmesi Cumhuriyet rejimi ile
mümkündür.

Atatürkçü düşünce sistemi içerisinde değerlendirdiğimiz cumhuriyet
ilkesi, fertlerin değil, milletin bütününün benimsediği bir ilkedir ve
Türk milletine aittir.

Cumhuriyetçilik ilkesinin öngördüğü Cumhuriyet rejiminin demokrasi ile
ilgisi vardır. Hatta Cumhuriyet, demokrasinin en gelişmiş şeklidir.
Atatürk de bunu "Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet
ţekli demektir" diyerek ifade etmiţtir.

Türkiye'de Cumhuriyet cumhuriyetçilik ilkesinde de öngörülen modern
anlamda devlet ţekline ulaţma idealine uygun bir geliţme seyri takip
etmiţtir.

Türkiye'de Cumhuriyet, ırk, din, dil ve cinsiyet farkı gözetmeksizin,
bütün vatandaşların paylaştıkları ve yararlandıkları siyasî rejimin adı
olmuştur. Eşitlik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin özünü teşkil etmiştir.

Devlet ţekli Cumhuriyet olan yeni Türk devleti, Misak-ı Millî ile
çizilen, Millî sınırların üzerinde millî devlet anlayışını, millet ve
devlet birliğini, bütünlüğünü ifade eder.

Bu bütünlüğü Atatürk İzmir'de 14 Ekim 1925'te yaptığı konuşmada şu
şekilde değerlendirmiştir: "Bugünkü hükûmetimiz, teşkilât-ı devletimiz
doğrudan doğruya milletin kendi kendiliğinden yaptığı bir teşkilat-ı
devlet ve hükûmettir ki, onun ismi Cumhuriyettir. Artık hükûmet ile
millet arasında mazideki ayrılık kalmamıştır. Hükûmet millettir, millet
hükûmettir."

Netice itibarıyla Cumhuriyet,en gelişmiş devlet şekli olarak Türk inkılâbının sonucudur, başarısıdır.

Milliyetçilik; Milliyetçilik, millet gerçeğinden hareket eden bir fikir
akımı ve çağımızın en geçerli bir sosyal politika prensibidir.
Milliyetçilik, Türk İnkılâbının bir temel prensibi olduğu kadar, Türk
milletinin kaderini tayin eden bir temel ilke, bir yüce ülkü, milleti
huzur ve refaha yönelten bir bağdır.

Milliyetçilik ilkesi, millet ve milliyet kavramlarına dayandığından bu kavramları anlamak gerekir.

Millet, objektif bir ifade ile "herhangi bir esas etrafında toplanmış
insan topluluğu " olarak tarif edilebilir. Etrafında toplanılan bu
"esas" insan topluluklarının özelliklerine göre değişiklik arz
edebilir. Bu "esas" Fransa'da "kültür", Almanya'da "ırk", Araplarda
"dil", ABD'de "tabiiyet" mefhumlarından ibaret olabilir. İnsan
topluluklarının millet olabilmesi için bu bağlardan en az birinin
etrafında toplanması gerekir.

Buna karşılık bu bağlardan birden fazlası veya hepsiyle birden bağlı
topluluklara milliyet ismi verilir. Türkiye Türkleri için bu bağların
birden fazla olduğu konusunda ilim adamlarımız arasında görüş birliği
vardır. Ancak tespitler farklıdır. Yusuf Akçura bu esasları
"dil"ve"soy" olarak ifade eder. Ziya Gökalp ve İ.H. Danişment bu
esaslara kültür ve din mefhumlarını da ilâve ederler.

Atatürk'ün milleti tarifi ise şöyledir: "Millet, dil, kültür ve mefkure
birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasî ve
içtimai heyettir".

Atatürk, Türk milletini tarif ederken bu tarifi biraz daha açarak,
milleti meydana getiren unsurları, siyasî varlıkta birlik, Dil birliği,
yurt birliği, ırk ve menşe birliği, tarihî yakınlık ve ahlâkî yakınlık
olarak tespit etmektedir. Bu tarif Türk milletinin zengin bir kültür ve
medeniyete sahip olduğunu ifade eder.

Milliyetçilik, kişiyi, topluluğu bağlayan bağ olarak "Milliyet,
vatandaşlık, milliyet duygusu" şeklinde de ifade edilmektedir. Ancak,
milletle, milliyetçilik arasında fark vardır. Milliyet, bir millete
mensup olma, bir millete bağlı olma hâlidir. Milliyetçilik ise, bir
millete mensup kişilerin, mensup oldukları millete karşı besledikleri
bağlılık duygusu ve şuurudur.

Kişinin mensup olduğu kitleye karşı duyduğu bağlılık, hissi, millet duygusunu esasını, kökünü teşkil etmektedir.

Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, özellikle Türk milletinin birliği
ile beraberliğine yer ve değer vermektir. Atatürk'ün milliyetçilik
anlayışı birleştirici ve toplayıcı nitelikte ve millet yararınadır. Bu
anlayış Türk milleti gerçeğinden hareket eder ve ona dayanır. Gerçeğe
dönüktür. Türk milletinin yükselme ve çağdaş milletlere ulaşma ülküsünü
ifade eder. Türk milletini meydana getiren değerleri korumayı esas alır.

Milliyetçiliği, millet sevgisi, millete güvenme aşkı olarak kabul eden
Atatürk, genç nesillerin mutlaka bu duygu ve düşünceyle yetişmesini
istemiştir. O, İstiklâl Harbi'ni ve inkılâplarını, bu büyük millî hisle
başarmıştır.



Atatürk milliyetçiliği, hürriyete ve insan şahsiyetine değer verir.
Zaten gerçek milliyetçilik, medeniliğin özü olan hürriyetten doğar. Hür
olmayan, esarete razı olan bir toplumda millî ruh gelişmez. Bu inanışın
temeli şudur: "Türk için Türklük, hür olduğu nisbette kuvvetlidir ve
kuvvetli kalacaktır.

Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı eşitlikçidir, eşitlik fikrine
dayanır, bu anlayışın kaynağı ise "Millî hâkimiyet" tir. Demokrasiyi
hedef alır ve buna ulaşmanın ilk aşamasını "Hâkimiyet kayıtsız şartsız
milletindir" ilkesinin kabulü ve uygulanmasıyla mümkün görür.

"Bize milliyetçi derler, fakat biz öyle milliyetçileriz ki bizimle iş
birliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların bütün
milliyetlerinin gerçeklerini tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde
bencil ve mağrurane bir milliyetçilik değildir." Atatürk bu sözleriyle
milliyetçiliğimizin milletlerarası ilişkilerde barıţçı ve diğer
milletlere saygılı bir anlam taşıdığını ifade etmektedir.

Milliyetçilik akılcı, yapıcı, yaratıcı ve idealisttir. Bu özelliklere
sahip olan Türk milliyetçiliği modern anlayışı ifade eder. Modern
manadaki bu anlayışın başlangıcı bağımsızlık, sonucu ise demokrasidir.

Türk milliyetçiliği bir inanç, bir duygudur. O inanç ve duygunun içinde
vatanın bütünlüğü esası vardır. Sosyal ve kültürel faaliyetlerle oluşan
ruhsal bir bağdır. Sınıfsız ve imtiyazsız bir toplumu ifade eden bu bağ
geçmişte ve gelecekte heyecanını daima hissettiren bir mefkûredir.

Atatürk, bu mefkûreyi millet gerçeğine dayandırarak 22 Mayıs 1919
tarihli raporunda şu şekilde ifade etmiştir: "Millet, millî hâkimiyet
esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul etmiştir. Bunu gerçekleştirmeye
çalışacaktır".

Genç Osman
Kurultay
Kurultay

Mesaj Sayısı: 399
Yaş: 18
Kayıt tarihi: 30/04/08

Kişi sayfası
Emsal Bar:
100/100  (100/100)

Kullanıcı profilini gör http://www12.forum9.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Türk Tarihi

Mesaj tarafından Genç Osman Bir 01.06.08 18:46

Atatürk'e göre milliyetçilik bir ırkçılık değil,bir vicdan ve duygu
işidir. İnsan haklarına ve hürriyete dayanan,kültürel değerlere kıymet
veren bir sistemdir.

Halkçılık; Dilimizde kullanılan halk deyiminin anlamı,insan
topluluğudur. Eski dilde "ahali" kelimesiyle aynı manayı ifade eder.
Osmanlı Devleti'nde halk deyimi aydın zümrenin dışında kalan insan
topluluğunu ifade ediyordu. İlk defa Ziya Gökalp tarafından "halk"ın
Türk milletini ifade ettiği savunulmuştur. Atatürk ile de millî
şuurumuza yerleţmiţtir.

Türk devlet geleneğine göre devlet halk için vardır. Halka hizmet,
halkın korunması ve halkın doyurulması için mevcut bir idari yapıdır.
Halkın taşıdığı bu mana Osmanlı Devleti'nin son döneminde unutulmaya
yüz tutmuş iken hak ettiği ifade ve önemi Türk İnkılâbı ile tekrar
kazanmıştır.

Türk inkılâbının anlayışına göre halk ile millet arasında bir
birlik,bir eş değerlik vardır. Ancak halk milletin henüz dayanışma
duygusu ile bilinçlenmemiş hâlidir. Halk dediğimiz insan topluluğunun
belirli hedeflere yönelerek bilinçlenmesiyle millet ortaya çıkar.

Türk halkı, Türk devletinin beşerî unsurunu oluşturur. Türk milleti,
Türk halkının Türklük bilinci içinde gelişmesiyle siyasî ve sosyal
alanda değer kazanmasıdır. Türk milleti halklardan teşekkül etmiş
değildir. Bunun sonucu olarak Türk devletinin beşeri unsurunu halklar
meydana getirmez. Türk halkı şehirlisi, köylüsü ile din ve ırk farkı
dahi gözetilmeksizin vatandaşların bütününü ifade eder.

Halkçılık, milliyetçilik fikrinin bir sonucudur. Gerçek anlamda milliyetçilik, halkçılığa dayanır, halkçı bir özellik taşır.

"Türkiye halkı asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı
yaşama gereği saymış bir kavmin kahraman evlatlarıdır. Bu millet
bağımsızlıktan uzak yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır"
sözleriyle Atatürk halkçılık anlayışının sömürü düzenine karşı olduğunu
ifade etmiştir.

Atatürk'ün, halkçılık anlayışında, insan topluluğunun demokratik
esaslara göre birleşmiş, hür bir toplum düzeni öngörülmüştür. Bu
düzende halk kendisini demokratik esaslara göre yönetir. Siyasî rejim,
halk yararına kullanılır.

Modern Cumhuriyet Türkiye'sinde Atatürk'e göre halkçılık:

a-)Demokratlık

b-)Fertler arasında imtiyaz tanımamak

c-)Sınıf mücadelelerini kabul etmemektir.

Devletçilik; Atatürk inkılâpları çerçevesinde incelendiğinde
devletçiliğin dar ve geniş anlamda iki manayı ifade ettiğini
görmekteyiz. Geniş anlamda ele alındığında Türkiye'de uygulanan
ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmanın özelliklerin ortaya koyan bir
politik uygulamadır. Dar anlamda ise özel teşebbüse yer veren ekonomik
prensiplere sahip iktisadî alandaki uygulamalardır. Ancak, Türkiye'de
devletçiliğin asıl uygulamaları ekonomide görüldüğünden,devletçilik
ekonomik manayı ifade etmiştir.

Türkiye'de devletçilik,karma ekonomi şeklinde gelişme göstermiştir.
Karma ekonomi devlet işletmeciliği ile özel teşebbüsün bir arada
bulunması demektir. Ancak bu anlayış ekonomide katı bir devletçiliğin
uygulanmasını ifade etmez.

Atatürk, Devletçiliği: "Türkiye'nin ihtiyaçlarından doğmuş ve
Türkiye'ye has bir sistemdir...Kişinin çalışmasını esas almakla
beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde, milleti refaha
kavuşturmak ve memleketi geliştirmek için, milletin genel ve yüksek
menfaatlerinin icap ettirdiği işlerde özellikle ekonomik alanda devleti
fiilen alakadar etmek mühim esaslarımızdandır" şeklinde tarif
etmektedir.

Atatürk devletçilikle devleti, ekonomik hayatı destekleyen bir güç
olarak düşünmüştür. Devlet yatırımcıya, üreticiye, dağıtımcıya,
tüketiciye yön vermek ve bu tür konuları denetlemekle yükümlüdür.

Atatürk, devletçiliği tamamıyla demokrasi ve hürriyet rejimi içinde
değerlendirmiş, devletin iktisadî sahada rehberliğini ön plânda
tutmuştur. Ancak bu rehberlik her şeyi devlet yapar anlamında değildir.

Atatürk, 1936 yılında devletçilik konusunda şunları söylüyor:
"Devletçiliğin bizce manası şudur : Fertlerin hususi teşebbüslerini ve
şahsî faaliyetlerini esas tutmak;fakat büyük bir milletin ve geniş bir
memleketin bütün ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde
tutarak memleket iktisadîyatını devletin içine almak"

"Devletçilik bilhassa sosyal, ahlaksal ve ulusaldır. Devlet ve fert
(özel teşebbüs) birbirine karşıt değil, birbirinin tamamlayıcısıdır".

Görüldüğü gibi Atatürk ekonomik kalkınmanın temelinde "ferdî teşebbüs
ve menfaatin" bulunmasın doğal bir olgu olarak kabul etmektedir. Ferdin
teşebbüsünün ekonomik faaliyetine sınır çizilmesini,hükûmetin görevi
saymakla birlikte,bu sınırın zaman içinde değişebileceğini
düşünmektedir.

Lâiklik; Lâik kelimesi latince-laicus- aslından alınmış Fransızca bir
kelimedir. Fransızca'da -laic, laique- şeklinde kullanılmıştır. Manası
ise ruhanî olmayan kimse, dinî olmayan şey, fikir, müessese, prensip
demektir. Katolik dünyasında din adamlarından meydana gelen ruhaniler
sınıfına -Clerge- adı verilmiş, bu sınıfa dahil olmayan Hristiyanlara
ise -laic- denilmiştir.

Lâik olma, "dünya işlerinin,din işlerinden, dini otoriteden ayrı olarak
ele alma" şekliyle tarif edilmektedir. Bugün hukukî manada lâiklik;
devlet ile din işlerinin ayrılığı, devletin vicdan hürriyetinin
gerçekleşmesinde tarafsız kalmasıdır. Değişik bir ifadeyle; devletin
Allah ile kul arasından çekilmesi ve dinin de devlet işlerine
karışmaması yani akıl ile imanın yetki alanlarının birbirinden
ayrılmasıdır.

Lâiklik kelimesi bize ilk defa Meşrutiyet dönemine "lâdini",
"lâruhbani" şekliyle girmiş ve kullanılmıştır. Ancak lâik kelimesi
ifade edilmeksizin bu anlayışın bugünkü modern manada olmasa da
Türklerde mevcut olduğu söylenebilir. Günümüzdeki lâik kelimesinin
ifade ettiği modern manaya kavuşması,Tanzimat'la birlikte başlar.
Gülhane Hattı Hümayunu'nda din ve mezhep hürriyeti öngörülmüş, 1876
"Kanun-i Esasi"nin on birinci maddesiyle lâikliğe doğru yöneliş,
anayasa teminatı altına alınmıştır. 1909 tarihli Kanun-u Esasi ile bu
durum aynı şekilde muhafaza edilmiştir. Yeni Türk Devleti.1921 tarihli
"Teşkilât-ı Esasiye Kanunu"nda millî hâkimiyet ilkesi ön plânda
tutulmak suretiyle lâiklik anlayışının gerçekleşmesinde bir adım daha
atılmıştır. Nihayet gerek Osmanlı Devleti anayasalarında,gerekse yeni
Türk Devleti'nin 1921,1924 anayasalarında mevcudiyetini muhafaza eden
"devletin dini İslâm'dır" ibaresi 10 Nisan 1928 tarihli 1222 sayılı
kanunla yapılan bir anayasa değişikliği ile kaldırılmış, 5 Şubat 1937
tarih ve 3115 sayılı kanunla "lâiklik" bir anayasa ilkesi olarak yerini
almıştır.

Atatürk'ün gerçekleştirdiği inkılâpların temelini teşkil eden lâiklik,
Türk milletinin maddî, manevî ve fikrî yapısını modernleştirme
istikametine yöneltmiştir.

Lâiklik prensibi,kongreler döneminden itibaren ortaya çıkan Millî
hâkimiyet prensibinin normal bir gereği olarak yeni Türk Devletinin
temel prensipleri arasında yerini almıştır.

Atatürk'e göre din bir vicdan meselesidir. Dine saygı, inanan kişinin
haklarına saygının bir sonucudur. Buna en güzel delil Atatürk'ün şu
sözleridir; "Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine
uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye
muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini devlet işleriyle
karıştırmamaya çalışıyoruz".

Türkiye'de devletin lâikleştirilmesi, toplum hayatında lâik değerlere
yer verilmesi dinin, devlet hayatında siyasî bir fonksiyon ifa etmesine
kesin olarak son verme şeklinde görülmüştür. Siyasî, sosyal, hukukî ve
ekonomik zorunluluğun sonucu olan lâiklik, bu nedenle devlet idaresi
ile birlikte hukuk, eğitim, dil alanlarını da kapsar.

"Bizim dinimiz en makul ve en tabiî bir dindir. Ve ancak bundan
dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabiî olması için
akla,fenne,ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz
bunlara tamamen mutabıktır".

Atatürk'ün din ve lâiklik anlayışında, millet sevgisi ile birlikte
dinine saygılı olma hasletini de görmekteyiz. Onun gerçekleştirdiği
Türk inkılâbında lâiklik din aleyhtarlığı şeklinde değil, toplum
hayatında din hürriyetinin, serbest düşüncenin güvenilir bir teminatı
olarak düşünülmelidir.

İnkılâpçılık; İnkılâpçılık ileriye, gelişmeye yönelik bir manayı ifade
eder. İnkılâpçı bir toplum devamlı bir gelişme içerisindedir. Tarihî ve
sosyal gelişmeler neticesinde toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek
şekilde kurallar koymak inkılâpçı topluma has bir özelliktir.

Atatürk bu amaçla; "Efendiler, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz
inkılâpların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asrî ve bütün
mana ve eşkâli ile medenî bir heyeti ictimaiye hâline isal etmektir"
diyerek Türk devletinin ve Türk toplumunun medenî ve insanî yaşayışının
gereği, meydana gelen yeni düzenin korunmasını lüzumlu görmüştür.

Türk inkılâbını "Türk milletini son asırlarda geri bırakmış
müesseseleri yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medeni icaplara göre
ilerlemesini temin edecek yeni müessese koymuş olmak" şekliyle tarif
eden Atatürk'ün inkılâpcılık anlayışı söz konusu müesseseleri korumak
ve savunmaktır.

Toplumsal geliţmelerin sonucu, toplumsal ihtiyaçları karşılayan
kurallar konulurken, bilimsel arayış, bilimin ışığı altında gelişmeleri
değerlendirme, Türk inkılâbının,inkılâpçılık anlayışının bir gereğidir.

Atatürk'ün inkılâpçılık anlayışının ardında dünya kültür ve
medeniyetinden,Türk halkını yararlandırma çabası yatıyordu. Ancak Türk
inkılâbı daima Türk'ün karşısına çıkan ihtiyaçlardan doğması nedeni ile
bu anlayışın kendisine mahsus bir özelliği vardır.

Atatürk'ün gerçekleştirdiği altı ilke hâlinde toplanan inkılâplar Türk
milletinin sosyal ve kültürel oluşumuna o kadar uygun düşüyordu ki,her
inkılâp hamlesi milleti ancak bu kadar mutlu kılabilirdi.

Genç Osman
Kurultay
Kurultay

Mesaj Sayısı: 399
Yaş: 18
Kayıt tarihi: 30/04/08

Kişi sayfası
Emsal Bar:
100/100  (100/100)

Kullanıcı profilini gör http://www12.forum9.biz

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

5 sayfadaki 5 sayfası Önceki  1, 2, 3, 4, 5

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz